Hayatı Boyunca Beğenilmeyen Bir Ressam: Vincent Van Gogh

30 mart 1853 yılında küçük bir kasabada ailesinin altıncı çocuğu olarak dünyaya geldi Vincent Van Gogh, kendisi daha doğmadan bir yıl önce ölen kardeşinin ismini ona verdiler, bu yüzden de yaşamı boyunca kendini kimliksiz ve kayıp bir kişilik olarak gördü. Van Gogh’un ailesinde hem din adamları hem de sanat simsarları bulunuyordu.

Zengin bir aileden gelen annesi ile bir rahibin oğlu olan babası 1851 yılında evlenip, Zundert’e taşınmışlardı. Babasının maaşı çok yüksek olmasa da kilise; ailenin rahat bir yaşam sürmesi için yeteri kadar imkan tanıyordu. At, at arabası, aşçı, ev, bahçıvan ve hizmetçileri olan aile, üst sınıf ile orta sınıf arasında bir yaşam sürmekteydi. Ailesinin de etkisiyle ciddi ve saygılı bir çocuk olan Vincent van Gogh, ilk eğitimini evde annesi ve mürebbiyesinden aldı 11 yaşında onu mutsuz bir çocuk haline getirecek Zevenbergen’deki yatılı okula gönderildi.

Burada kendini çok yalnız hisseden Van Gogh, eve geri dönmek istese de babası buna izin vermemişti yaşadığı bu baskı altında ki okula nihayet daha fazla dayanamayıp kaçtı..Vang Gogh, daha sonra bu yılları “kasvetli, soğuk ve sıkıcı” diyerek tarif edecekti.

Melankolik ve duygusal biri olan Van Gogh ilk aşk acısını, ev sahibinin kızı olan Ursula tarafından reddedilmesi ile yaşamıştı. Bu olay onu daha da içine kapanık, işine ilgisiz bir adam haline getirmişti

Bu yıllar içerisinde resimle ufak tefek ilgi kurmaya başlamış olsa da din adamlığından sanat simsarlığına kadar birçok işle uğraşmış, asıl resimle haşır neşir olmaya ise abisi Theo sayesinde başlamıştı Onunla uzun bir süre mektuplaşmış, mektuplarında insan figürleri ve ağaçları da resmetmişti. Bu yıllarda kendinden 7 taş büyük kuzeni Cornelia ile da duygusal yakınlık kurmuş ama ne yazık ki bir kez daha reddedilmişti.

1885 yılında babasını kaybeden Van Gogh o yıllarda 200 adet yağlı boya tablo yapmıştı.

Bir sanat simsarı olan kardeşi Theo ile sürekli mektuplaşmaya devam eden Van Gogh, onun desteğiyle yavaş yavaş ismini duyurmaya başlamış, Patates Yiyenler isimli ilk önemli eseriyle birlikte birkaç çalışması daha, 1885 yılının Ağustos ayında Lahey’de bir sanat galerisinde sergilenmişti.. Birkaç ay sonra Anvers’e taşınmış ve bu dönemlerde sağlıksız şartlarda yaşamıştı. Çünkü kardeşinin ona yolladığı bütün parayı resim malzemelerine ve modellerine harcıyordu.

Patates Yiyenler



Yalnızca açlıktan ölmeyecek kadar yiyecek alıyor, öğünlerini ekmek, sigara kahve üçlüsü oluşturuyordu Van Gogh bu yıllarda resime ve boyalara duyduğu hayranlıktan ötürü bazen yediği yiyeceklere de boya sıkıyordu Zamanla bu saplantılı alışkanlığı onun sağlığını bozmaya başlamıştı 1886 da pariste abisi Theonun lüks evine taşınmış ve orada Paul Gauguin ile tanışmıştı. Beraber çalışmalar yapan ikilinin arası Gauguin’in küstahlığı yüzünden zamanla açılmaya başlamış, Ve sonunda Van Gogh’un kulağını kesmesi ile sonuçlanacak tartışma yaşanmıştı.



Olayla ilgili farklı yorumlar bulunmakla birlikte, genel inanış ikilinin Van Gogh’un Gauguin’in üzerine elinde ustura ile yürümesi ve ardından geçirdiği sinir krizi sonucu duyduğu sesleri susturabilmek için kulağını kestiği yönündedir. Ertesi sabah yatağında bilinçsiz bir şekilde yatarken bulunan ressam, hemen hastaneye kaldırılmış ancak aradan çok zaman geçtiği için kulak yerine dikilememişti. Tüm hayatı karamsarlık, duygusal çöküntü, başarısızlık ve yalnızlık çerçevesinde geçen Van Gogh 27 Temmuz 1890’da 37 yaşındayken kendini göğsünden vurarak intihar etmiş o sırada kardeşinin müdahalesi ile ölmese de saatler sonra kan kaybı ve enfeksiyon yüzünden hayata gözlerini kapatmıştı.

Yani aslında hepimizin ün ve şöhret içinde yaşadığını düşündüğümüz Van Gogh sefalet içinde yaşamış ve sefalet içinde ölmüştür. Ama geriye sayısız eser bırakmıştır.

Bir dahaki yazımızda görüşmek dileğiyle…

Sanatla Kalın 🙂

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: