tt ads

Saruman: Süt Mısır ve Melankoli

Saruman: Süt Mısır ve Melankoli
Saruman: Süt Mısır ve Melankoli

Güneş, dünyaya en yakın pozisyonunu almış, “Dur lan şurada top oynayan oğlanların ağzına sıçayım” der gibi tepemizi oksijen tüpüyle deliyordu sanki. İki sokak ötedeki boş arsanın kenarına tır şoförü Ökkeş Dayı’nın koyduğu çıkma benzin deposunun üzerine oturmuş, iki mahalle arasındaki rekabetin en şiddetli sahnesini izliyordum. Aşağı mahalle ile bizim mahalle iki haftada bir, her cumartesi kolasına maç yapar, maçın hangi saatte ve nerede yapılacağına da mahallenin yetkili abisi, federasyon başkanı Bakkal Ahmet abi karar verirdi. Ahmet abinin bakkal dükkânı iki mahalle arasında sınır vazifesi görür, iki mahalle arasında çıkacak en ufak gerginlikte Ahmet abi devreye girer, olayı tatlıya bağlardı. Bugün oynanan maçta da herhangi bir gerginlik çıkabilir endişesiyle dükkanını yaşlı babasına bırakmış, maçı izlemeye gelmişti. Çünkü bugün oynanan mahalle maçı yaz tatili öncesi son maçtı ve tam anlamıyla El Classico’ydu. Ahmet abi maçtan önce “Top mu kale mi?” törenini yapmış, “5’te devre 10’da biter” diyerek raconu kesmiş, şimdi de yanımda oturmuş maçı izliyordu.

Bizim mahalle maça kötü başlamış ancak ikinci yarıda biraz toparlanmıştı. Cengâver abimin insanüstü performansıyla 8-3 aleyhimize olan skoru 8-8’e getirmeyi başarmıştık. Maç tam da lehimize dönmüştü ki Arapoğlu fırınının oradan gelen “Lan Feyziiiii” çığlığı top sahasının üzerine kâbus gibi çöktü. Bağıran, bizim takımın kalecisi Kara Feyzi’nin babasıydı. Feyzi’nin babası yumurta topuk, kösele taban ayakkabısını yere vura vura top sahasına doğru yürürken, Kara Feyzi ışık hızıyla babasının geldiği yönün tersine koşmaya başladı. Feyzi’nin babası, Feyzi’yi sokakta hemen her gördüğünde arkadaşlarının ortasında eşek sudan gelinceye kadar dövmeyi gelenek edinmiş, İyi, Kötü ve Çirkin filmindeki kötü ve çirkinin bir vücutta can bulmuş hâliydi.

Feyzi’nin maraton koşusuna çıkmasıyla bizim kale boş kaldı. Aşağı mahallenin oyuncularının yüzündeki sevinç ifadesini en son Tsubasa’nın takımında kaleci Wakabayaşi sakatlandığında karşı takımın suratında görmüştüm. Feyzi’nin lakabı normalde Kara Panter’di. Çok uzun olduğu için biz Kara Feyzi diyorduk süt gibi çocuğa. “Kara” lakabı Feyzi ile ne kadar alakasız ise “Panter” lakabı o kadar yakışıyordu. Mahallemizin gördüğü en iyi kaleciydi. Hatta yanılmıyorsam Ahmet abi Feyzi’yi tam 2 kere halı saha maçına götürmüştü. Bu, mahallede kimsenin erişemediği bir kariyer noktasıydı.

Feyzi’den boşalan kaleye kimin geçeceği ise şu anda tüm yurdun ve dış temsilciliklerin en büyük problemiydi. Feyzi’nin yokluğu maçın sonucunu açıkça belli eden bir gelişmeydi. Feyzi’nin babasının çığlığı, rakip takımın galip gelmesi ile eş anlamlıydı. Babası sanki rakip tribünden “Goooolll!” diye haykırarak sol elini yumruk yapıp sağ avuç içiyle yumruğunun üstüne şaplak vurarak “Koyduk mu lan?” işareti yapan amigoydu. Yanımda oturan Ahmet abinin bana dönerek: “Hadi Çağlar, geç kaleye” demesiyle beni ensemden tutup benzin deposundan aşağı ittirmesi bir oldu.

Kaleye yani bir taş ile ağaç arasındaki boşluğa doğru yürürken, ayaklarımın titremesini hissediyordum. Tribünlere dönüp baktığımda Ahmet abinin bana destek amaçlı alkış tuttuğunu gördüm. Gerçi maçı izleyen bir tek o var gibi görünüyordu. Bu olayla daha da gaza gelerek elimi göğsüme götürerek selamladım Ahmet abiyi. Daha sonra abim “Kes lan şovu” deyip enseme şaplatarak kaleye geçmem için bir nevi ivme kazandırmış oldu. Tökezleyerek ve elimde olmayan bir hızla sonunda kaleye geçtim.

Kaleye geçtikten bir süre sonra sıcaktan o kadar bunaldım ki; doblo kasa amcaların piknik oturuşlarını taklit eder gibi sırtımı ağaca yaslayarak çömeldim. Gelen güneş ışınlarından rahatsız olup elimle de gözlerime gölge düşürüyordum.

Aradan bir müddet geçtikten sonra takım arkadaşlarımın “Lan topu neden tutmuyorsun?” serzenişleriyle kendime geldim. Sıcağa aldırmadan hâlâ kendilerini bu denli maça vermelerine şaşırsam da abimin “Hadi beyler atan kazanacak, ona göre oynayın” demesiyle skorun 9-9’ a geldiğini anlamıştım. Bütün takım hep bir ağızdan “Haaaöööğğ!” diye bağırarak motive oldu. “Haaaöööğğ!” diye motive olan ilk insan topluluğu bizim takımdı galiba.

Maç sonu yaklaşırken rakip takımın forveti Vedat, topu sürerek üzerime doğru gelmeye başladı. Bizimkilerin sıcaktan beyinleri yanmış bir şekilde dilleri dışarıda “Hehhehheh” gibi sesler çıkararak rakip forveti yakalamaya çalışıyorlardı. Bizim takımın oyuncularını bir grup hayvansever görse mahallede “LÜTFEN HERKES KAPISININ ÖNÜNE BİR TAS SU BIRAKSIN!” pankartlarıyla eylem yaparlardı. Ama Gattuso Kemal aralarından sıyrılarak, Seyit Onbaşı ruhuyla son gücüyle bir anda Vedat’a yetişti. Beraber siyam ikizleri gibi yapışık halde üzerime doğru gelmeye başlamışlardı ki Gattusa Kemal Vedat’ı omuz darbesiyle yere serdi. Kemal, Vedat’ı yere düşürdüğünden bihaber şekilde o gazla alt sokağı turlayıp tekrar oyun alanına döndü. “Ee beyler maç bitti mi?” diyerek katıldı aramıza. O sırada oyun durmuş pozisyonun penaltı olup olmadığına karar vermesi için gözler Bakkal Ahmet abiye dönmüştü. Ahmet abinin gözleri ise karşıda evlerinin balkonunda olup biteni izleyen, mahallemizin okumuş kızı, bol akneli Merve’deydi.  Merve göz ucuyla hayali penaltı noktasını işaret ederek Ahmet abiye “Penaltıyı ver” emrini iletmişti. Merve rakip takımda olan Çapır Bilal’in, motorlara anormal ilgisinden dolayı bu lakabı almış, ablasıydı. Ahmet abi Merve’ye âşık olduğu için Çapır Bilal aleyhine bir karar vermesi imkânsız gibiydi. Merve resmen mahallede şike baronu konumuna gelmişti.

Kısa bir sessizlik… “Penaltı!”

Aşk gibi duygusal bir insanoğlu zaafı her emeği mahvettiği gibi bizim de ortaya koyduğumuz mücadeleyi boşa çıkaracaktı. Topun başına kendinden emin bir şekilde Vedat geçti. Gerile gerile kendi kalelerine kadar giderek kalecileri ile çarpıştı. Aralarında bir müddet duygusal bakışma oldu. Kalecileri Vedat’a nişanlısını askere göndermeye hazırlanan kız gibi sarılarak iyi dileklerde bulundu. Vedat iyice hızını almış bir şekilde topa doğru koşmaya başladı. Geldi, geldi, geldi… Topa öyle abandı ki hamle yapma şansım olmamıştı. Neyse ki hamle yapmamı gerektiren bir vuruş da yapamamıştı. Ama topu suratıma isabet ettirmeyi başarmıştı. Top önce suratıma sonra direğe yani solumdaki dut ağacına çarpıp hızını kaybetmiş şekilde, sekerek kucağıma doğru geliyordu. Bu esnada etrafımı komple beyaz görmeye başlamıştım, sonsuz bir beyazlık. Vedat, abim, Çapır Bilal, Merve, Ahmet abi bu beyazlık içinde kaybolmuştu. Görüntüsünü seçebildiğim tek şey toptu.

Topu ellerimin arasına aldığımda “Çağlarrrr” diye bağıran abimin sesini duydum. Suratıma top çarptığı için korku çığlığı attığını düşünürken, “Çabuk at lan topu!” diyerek beni ters köşe yaptı. Bir nevi Vedat’ın yapamadığını. Topu sesin geldiği noktaya, beyazlığa doğru var gücümle fırlattım. Aradan 5-10 saniye geçtikten sonra bizim takımın sevinç nidaları yükselmeye başladı. Ve kısa süre sonra garip bir şekilde ben de havaya yükselip daha sonra bir grup insanın elleriyle oluşturduğu intihar minderine (başka bir ismi olması kuvvetle muhtemel) düşüyordum.

Gözlerim eski yetisini yavaştan kazanmaya başladığında beyazlık yerini maviliğe bırakıyordu. Birkaç bulut gördükten sonra gördüğüm şeyin gökyüzü olduğunu anladım. Sanki UEFA kupasını kazandıran teknik direktör olmuşum gibi bizimkiler beni havaya atarak kutsuyorlardı. Galiba o an hayatımda kendimle en gurur duyduğum andı.

Aşırı hoşuma giden “el üstünde tutma merasimi”, “Süüüttt mısııırrr” bağırışıyla son buldu. Bir anda asfaltla french kiss yapıyor pozisyonunda kaldım. Mısırcı sokağa girince beni kutsayanların çoğu annelerine koşup “Anaaa bana mısır all” diye yalvarmaya başlamışlardı. Bu tarz sert duygusal geçişleri hayatım boyunca trajikomik bir biçimde yaşadım. Yani en mutlu anlarımda havalara çıkarak sonrasında köylü çocuklar tarafından taşlanıp düşürülen drone gibi yere çakıldım.

Saruman’ın Wolfsburg Üst Olur Mu? yazısı için tıklayınız.

Bizi Twitter’dan takip etmek için tıklayınız.

tt ads

Bir Cevap Yazın