tt ads

Biz Donanımlı İnsanları Hiç Sevmedik ki

Konuk Yazarımız Haldun Aydıngün’ün Biz Donanımlı İnsanları Hiç Sevmedik Ki adlı yazısı;

Bugün yaşadıklarımızı (farklı dış kaynak ve ilginç komplo teorileri dışında) insanlar genellikle toplumun farklı kesimlerini suçlayarak açıklama yoluna gidiyorlar. Herkesin karşısında bir takım “ötekiler” var. “Şu ötekiler bi olmasa” işlerin bayağı yoluna gireceği düşünülüyor.

Ben bu düşünceyi kabul etmiyorum. Bugün yaşadıklarımızın temelinde, içinde neredeyse hepimizin bulunduğu, büyük bir yanlış yaklaşımın var olduğuna inanıyorum.

Günümüzün akıl ve bilim çağı olduğu, bir toplumun ne kadar iyi donanımlı insanlardan oluşursa o kadar ileri gideceği ve günümüz badirelerini o kadar rahat atlatacağı konusunda sanırım herkes hem fikirdir. Ama işte tam bu noktada Türkiye’de yaşayan toplum bütün toplumsal bilinci ile sınıfta kalıyor. Bunu derken “bizler iyiyiz ama ötekiler kötü” demiyorum. Gerçekten, içine kendimi de kattığım herkesi ama herkesi kast ediyorum (belki bir %1 – %2 istisna olabilir!).

Bu konuyu açabilmek için isterseniz tarihten gelen toplumsal bilincimizi biraz karıştıralım:

İlk kötü rol model: Keloğlan

En eski Anadolu halk masallarımızdan birisi Kel Oğlandır. Hepimiz onu çocukken çok sevdik. Sinemada Rüştü Asyalı’nın canlandırdığı görüntüsünü hangimiz kendimize yakın bulmadık? İçimize “umut” aşılayan bir karakterdi… Ama öncelikle şu aşıladığı “umuda” yakından bakmalıyız; Aslında Kel Oğlan karakteri tüm Anadolu insanlarına şu mesajı veriyordu;
“Ey! Anadolu çocuğu, kel olabilirsin, çok fakir olabilirsin, bedeni olarak sakatlıkların olabilir (kel!). Hiç önemli değil. Eğer yeterince şansın varsa, yeterince kurnazsan, yalan söylemekten de çekinmiyorsan en yüksek mertebeye bile ulaşman mümkündür (Keloğlan öykü boyunca yeri geldikçe herkese yalan söyler). Öyle yıllarca medreselerde dirsek çürütmeye, deliler gibi çalışmaya falan gerek “kalmaz”.

Biz Donanımlı İnsanları Hiç Sevmedik Ki
Biz Donanımlı İnsanları Hiç Sevmedik Ki | Keloğlan

Hiçbirimiz Keloğlan için “La olm, bu üçkağıtçının önde gideni… peyniri avcunda sıkıyor, taşı sıktım suyunu çıkardım diyor.” Demedik, hep bu şekilde devi kandırmış olmasına sevindik.

 

Keloğlan, bir şekilde, özellikle de toplumun aşağıda kalmış kesimlerine büyük bir umut sağlıyor ve rol model oluyordu. Ama Anadolu insanına tek başına yetmesi mümkün değildi, başka kültürel örnekler de tabii ki ortaya çıkacaktı; örneğin Karagöz!

 

Öküz Karagöz eğitimli Hacivat’a karşı

Çetin Altan’ın bir yazısını okuyana kadar ben de tüm vatandaşlarım gibi Karagöz’ün sevilmesi gereken karakter olduğuna inanırdım. Hacivat ise mürekkep yalamış, medrese görmüş, süslü cümleleri ile rahatsız edici bir tipti. Karagöz tarafından sıkça pataklanmasına herkes gibi ben de memnun olurdum.

Bir web sitesinden rastlantısal olarak aldığım birkaç Hacivat Karagöz diyaloğuna bakalım:

1 – “HACİVAT – Hoş geldin sevgili Karagözüm!
KARAGÖZ – Hoş bulduk kel kafalı kara üzüm!”

Biz Donanımlı İnsanları Hiç Sevmedik Ki
Biz Donanımlı İnsanları Hiç Sevmedik Ki | Karagöz ve Hacivat

Hacivat’ın gayet nazik selamına Karagöz her zaman ki üslubuyla cevap vermiş.

2 – Karagöz’e bir yerden yüklü bir para kalmış bununla bir iş kurmak istiyor. Hacivat’a danışıyor;
“Karagöz: “ Sence nasıl bir iş tutayım Hacivat. Ama tutacağım işte az emek harcayıp çok para kazanayım. “

Karagöz’ün istediği iş kulağımıza ne kadar tanıdık geliyor değil mi? Hayali (Karagöz-Hacivat oynatan adam) toplumun duymayı istediği sözleri kahramana söyletip şovunun reytingini arttırıyor o sırada= Az Emek / Çok Para !!

 

3 – Bir başkası:

“Hacivat: Merhaba Karagöz’üm.
Karagöz: Hoş geldin suda pişmiş bal kabağı.
Hacivat: Aman Karagöz’üm benimle güzel konuş. Gel seninle Bursa’yı gezip dolaşalım.
Karagöz: Kime dalaşalım.
Hacivat: Dalaşalım değil Karagöz’üm dolaşalım.
Karagöz: Nereyi dolaşalım?”

Hacivat sohbete düzgün bir şekilde başlarken Karagöz gene kaba saba girişiyor. Hacivat’ın dolaşma teklifini ise “yanlış” anlıyor. Ama yanlış anlarken aklına ilk gelen kavram, “dalaşmak”.  Hepimizin gönlünde taht kurmuş olan Karagöz’ün aslında Türk insanında şikayet ettiğimiz pek çok özelliği gösterdiğini ve bizim de “bunları” aslında sevdiğimizi görüyoruz.

 

Temel olarak Kel Oğlan karakteri yüzyılları aşıp 20.yy’da karşımıza çıkıverdi. İsmi değişmiş ama aslında karakteri ve sevimliliği hiç değişmemişti. (Aslına bakılırsa Karagöz’ün de günümüz Recep İvedik’in bir öncülü olduğu iddia edilebilir)

 

 

Kemal Sunal neden o kadar çok sevildi?

Hala TV kanallarında Kemal Sunal’ın filmlerini görüyoruz. Aslında bu filmlerin bir bölümünde oynadığı karakter geleneksel Keloğlan’ın aynısıdır. (Zaten TV’lerde gösterilen filmler de hep bu karaktere ait olanlardır. Kemal Sunal’ın çok daha nitelikli filmlerini TV’lerde hemen hiç göremezsiniz). Kemal Sunal en çok beğenilen bu rollerinde “gariban halk kahramanı kimliği ile kurulu düzene karşı zaferler kazanır” gibi görmek de mümkündür ama ben daha çok aynı Keloğlan’daki özellikleri görüyorum;
“Şansın yaver giderse, yeterince kurnaz isen ve yalan dolan söylemekten çekinmiyorsan, her türlü yüksek donanımlı kişi ve kurumu yenebilirsin.”

 

Kemal Sunal’ın bu filmlerinden en hoşuma gidenlerinden birisi de yerel mafia babalarını yendiği filmidir. Ömrünü suç işlemeye, vurmaya, kırmaya adamış (kendi işinin gereği çok donanımlı) insanları bir film boyunca rezil eder. Kapıcılar Kralı da benzer bir filmdir. Sanırım bu filmlerde ortaya çıkan tipleme hepimizin, tüm Türkiye’nin kulağına tatlı bir müzik gibi geliyor(du).

Biz Donanımlı İnsanları Hiç Sevmedik Ki
Biz Donanımlı İnsanları Hiç Sevmedik Ki | Kemal Sunal

Verilen mesajı tekrar edelim; “Çok çalışmana, belli bir konuda büyük emek vermene, kendi donanımını arttırmak için helak olmaya hiç gerek yok, şansına güven, kurnaz ol, aklını kullan, yalan dolan, her türlü üç kağıdı yap, başarıya ulaşabilirsin. (Ulaşamazsan da “kader” dersin).

 

Kemal Sunal’ın oynadığı karakterin mafya babasına ya da apartmandaki kat sahiplerine yalan söylerken en küçük bir huzursuzluk duymaması tüm bu yalanların aslında kendisine verilmiş bir hak gibi görmesinden kaynaklanıyor. Yurdumuzdaki kaçak elektrik kullanmak, vergi kaçırmak, sahte raporla mazeret izni kullanmaktan başlayarak, sınavda kopya çekmek, fatura almayarak fiyat düşürmek, satın aldığı evi düşük göstermek ve burada sayamadığımız onlarca davranış biçiminin temelinde bu yaklaşım yatıyor (Bunlardan en az birisini yapmamış birine hayatınızda hiç rastladınız mı?).

 

Halkımızın (hepimizin) iyiye ve donanımlıya olan nefreti öyle böyle değildir. Tarihteki başka bir dönemde bu ruhsal duruşumuz kendini daha da iyi gösterir;

 

Lale Devri gerçekten de o kadar kötü müydü?

Lale Devri (1718-1730) hem halk arasında hem de resmi tarihimizde benzer bir şekilde kötülenen bir dönemdir. Hepimizin üzerinde en kolay fikir birliği ettiği dönemlerin başında gelir. Lale Devrini safahat ve israfın göğe eriştiği bir dönem olarak biliriz. Hatta günümüzde pek çok olayda “Lale Devri gibi” benzetmeleri yapılır ve tanımlanan olayın o günlerin safahatına benzediği (ve kötü bir şey olduğu) anlatılmak istenir.

Lale Devri, Osmanlı idari mekanizmasının dünyadaki gelişmeleri fark edip kendisinin hızla yok olma sürecine girdiğini fark ettiği bir dönemde yaşandı. Ciddi bir reform ihtiyacı vardı ve bir şeyler yapılması gerekiyordu (ama toplum henüz hazır değildi sözleri!!). O dönemde ilk kez yapılanlara bir göz atalım:

  1. a) Paris, Londra ve Viyana gibi Avrupa başkentlerine geçici elçilik heyetleri yollanmış, böylelikle Avrupa’yı daha yakından tanıma imkânı sağlanmıştır.
  2. b) Said Efendi ve İbrahim Müteferrika Avrupa’dan matbaayı getirmişlerdir.
  3. c) İlk kez çiçek hastalığına karşı aşı uygulanmıştır.
  4. d) İstanbul’daki yangınları önlemek için yeniçerilerden Tulumbacılar adı verilen bir itfaiye ocağı kurulmuştur.
  5. e) Çini atölyeleri açılmıştır.
  6. f) Kağıt fabrikası açılmıştır.
Biz Donanımlı İnsanları Hiç Sevmedik Ki
Biz Donanımlı İnsanları Hiç Sevmedik Ki | Lale Devri

Aynı dönemde “Sultan III. Ahmet, sadrazam Damat İbrahim Paşa ile uyum içerisinde çalışmış, bu sırada yaşanan Lâle Devri’nde sanat ve toplumsal hayata özgün bir anlayış getirilmişti. Sultan III. Ahmet, Topkapı Sarayı ile Yeni Câmii’de birer kütüphane, Ayasofya’da Bâb-ı Humâyun’un karşısında Türk sanat şaheserlerinden sayılan Sultan Üçüncü Ahmet Çeşmesi ve İstanbul’un su ihtiyacını karşılamak amacıyla da “Deryayi Sim” adlı bir su bendi inşa ettirmiştir.

Bunlardan başka Üsküdar Yeni Vâlide Câmii, Çorlulu Ali Paşa Medresesi, Damat İbrahim Paşa Camii ve Külliyesi, İstanbul’da Yeni Postane arkasında Daarül Hadis ve Sebil, Ortaköy Camii önündeki çeşme, Üsküdar Şemsi Paşa’da Hüsrev Ağa Camii önündeki çeşme ve Çubuklu Camii yanındaki Mesire Çeşmesi gibi eserler de yine bu dönemde yapılmıştır.”

Osmanlı imparatorluğunun bu yenilenme etkinliği Patrona Halil isyanıyla son bulmuştur. Patrona Halil isyanına karşı toplumda belirli bir duygu olduğunu sanmıyorum, kısacası olayı “iyi” ya da “kötü” olarak tanımlayanlar fazla yok. Ama sanırım “Eh! O kadar fakir fukara varken böyle zenginlik sergilerseniz olacağı budur” türü bir yaklaşım söz konusu.

 

1970’lerin Bomba dizisi Kaynanalar

1974 yılında TRT’de gösterime girdiğinde hepimiz çok sevmiştik ve meşhur Nöri Gantar bütün Türkiye’nin gönlünde taht kurmuştu. Nöri Gantar ve karısı Nöriye Kayseri’den gelip Ankara’ya yerleşmişlerdi. Varlıklıydılar. Ancak modern kent yaşamına alışmakta oldukça zorluk çekiyorlardı. Bir de üstüne Ankara’nın kentsoylu bir ailesi ile dünür olunca dizinin bütün gülmece unsurları yerli yerine oturmuştu.

Biz Donanımlı İnsanları Hiç Sevmedik Ki
Biz Donanımlı İnsanları Hiç Sevmedik Ki | Kaynanalar

Dünür, Tijen Hakmen bir opera sanatçısıydı (rolü oynayan Sevda Aydan da gerçek hayatta opera sanatçısıydı) ve Nöriye Gantar ile aralarında geçen her çatışmada bu aldığı opera eğitimi bir şekilde öne çıkıyor ve sonunda onu gülünç duruma düşürüyordu. Biz, hepimiz de diziyi seyrederken eğitimli ve donanımlı opera sanatçısına karşı yağız Anadolu kadını Nuriye’nin aldığı galibiyetlere sevinip duruyorduk.

Kaynanalar özellikle kötü bir dizi değildi. Yurdumuzdaki cahil halkın eğitimli insanlara karşı “zaferler” kazandığını gösteren çok ama çok sayıda yapımdan sadece biriydi.

 

Kötü Kedi Şerafettin’den bir ayrıntı

Donanımlı insanların genel kültürümüzde sürekli aşağılanmasının eskilere ait bir olay olduğunu düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz. İçimize öylesine işlemiş ki söküp atmamız mümkün değil gibi görünüyor. 2016 yılında vizyona giren Kötü Kedi Şerafettin filminde tek bir sahnede bu durum kendini gösterivermişti;

Biz Donanımlı İnsanları Hiç Sevmedik Ki
Biz Donanımlı İnsanları Hiç Sevmedik Ki | Kötü Kedi Şerafettin

Kötü Kedinin babası Tonguç içerde viyolonsel çalıyor. Filmin yapımcıları da bu sahneye gayet güzel bir viyolonsel solosu koymuşlar. Balkonda Kötü Kedi kulaklarını tıkayıp “gıy, gıy, gıy, bütün gün kafamızı **kiyor” türünden bir serzenişte bulunuyor. Bu sahnede beni asıl etkileyen seyircilerin kıkır kıkır gülmesi olmuştu. Her ne kadar Tonguç karakteri pek te matah bir tip olmasa da yaylı bir sazı kusursuz çalabildiği bir sahnede böyle bir yorumu ( ve de seyircilerin tepkisini) hak ediyor muydu acaba?

 

Sosyeteye karşı halk çocuğu kavramı

En azından teorik olarak, sosyalist düşünce yapısına sahip insanların donanımlı, bilgili kişilere karşı daha hoş görülü olacakları umulabilir. Yurt dışında öyleyse bile bize geldiğinde olay tamamen Anadolu’nun yüzlerce yıllık gelenekleri ile kavrulup harmanlanmış olmalı.

70’li yıllara denk gelen benim ilk gençlik yıllarımda Burjuvaziye karşı devrimci kesimde ciddi bir tepki vardı. Bunu normal karşılamak mümkün. Sonuç olarak, burjuvazi-sermaye ilişkisi, emekçi kesim çıkar çatışması vs.. vs.. bunlar sol literatürde oldukça çok işlenmiş kavramlar.

Ama o yıllarda bir de “Küçük Burjuva” diye bir kavram ortaya çıkmıştı. En çok aşağılanan da zaten bunlardı.
Kimdi bu küçük burjuvalar?

Kentlerde yaşayan, şehir görgüsünü, kültürünü bir nebze almış, öyle sınıfsal çatışma çıkaracak kadar sermayesi falan olmayan, çoğu zaten kıt kanaat geçinen tiplere diyorlardı. Ancak “halkımıza” göre bu insanlar halk çocuğu değillerdi. Örneğin gençleri Pink Floyd falan dinliyordu, kız erkek dans etmeye gidiyorlardı, aile içi ilişkiler kırsal kesime göre çok daha yumuşak ve insancaydı. Bu insanlar halk çocuğu olmadıkları için hiç de makbul kişiler sayılmıyorlardı.

 

Kendinize hele bir sorun

yukarıda anlattıklarımın ne kadarında “yanlış” taraftaydınız? Ben şimdi şaşırarak görüyorum ki tamamında yanlış taraftaymışım.

 

Konu son derece derin ve insanımızın (hepimizin) kültüre, sanata, edebiyata ve iyi olan her şeye yaklaşımı ile doğrudan ilgili gibi duruyor.

Peki şu anda biz ne yapabiliriz?

Sanırım işe önce “Kahrolsun Kel Oğlan” diye haykırarak başlamamız gerekiyor.

 

Avcılar – 21/09/2016

Haldun Aydıngün’ün sitemizdeki son yazısını okumak için tıklayınız.

(1) –  www.webokur(nokta)net/forum/konu/hacivatla-karagoz-un-kisa-konusmalari.27611/

(2) – Lale Devri

Görsel Kaynak 1
Görsel Kaynak 2
Görsel Kaynak 3
Görsel Kaynak 4
Görsel Kaynak 5
Görsel Kaynak 6

Bu içerik 3830 kez okunmuştur

tt ads

One Reply to “Biz Donanımlı İnsanları Hiç Sevmedik Ki”

Bir Cevap Yazın