tt ads

Kierkegaard Düşüncesinde ‘Korku ve Titreme’

Kierkegaard ve sistem olarak düşünce eleştirisinin temelini oluşturan varoluşçu felsefe alanında bilinen önemli bir filozoftur. Varoluşçuluk felsefesi, yaşamın anlamını, yaşam anlamlı ise bunun nasıl ve ne şekilde mümkün olduğunu inanç, etik ve epistemoloji gibi alanlardan yola çıkarak anlamaya çalışır. Kierkegaard ise düşüncesini inanç temelinde şekillendirerek varoluşçu felsefede yerini almıştır. Kierkegaard, Hegel’in diyalektik ( tez-antitez-sentez) felsefesinde bireyi kapsamlı şekilde göz ardı ettiğini savunmuştur. Böylelikle Hegelci diyalektiğe ve çalışmalarına yaptığı eleştiri sonucunda kendi düşüncesini ortaya koymuştur.

Kierkegaard asıl olarak modern düşüncenin sitemine ve akılcılık fikrine karşı çıkar. Bunun sebebinin aydınlanma düşüncesi ile birlikte geleneksel din ve ahlak anlayışına sahip çıkılmadığını söylemektedir. Hiçbir bağlamda inanç ve aklın aynı mertebede buluşamayacağını ve bunun aksini savunanların başta Hegel düşüncesi de dahil olmak üzere karşı çıkmıştır.

Bu yazıda Kierkegaard’ın bize bıraktığı düşünce mirasını, yazmış olduğu ‘’Korku ve Titreme’’ adlı kitabından altıntılarla ortaya koymaya çalışacağım. Nitekim açıklamaya çalışacağım konunun içeriği tam da günümüzde bile halen sürdürülen tartışmaları ve çalışmaları kapsar niteliktedir. İnanç ve akıl, inanç, akıl, iman, iman gücü, şan-şöhret, dinin buyrukları, inanç bilinci, estetik ve ahlaksal açıdan incelenen kavramlar arasında gelir. Halen daha sürdürülen düşüncelerin temelinde geleneksel fikre karşı çıkan aydınlanmacılar veyahut aydınlanmaya karşı çıkan geleneksel düşünceleri öngörebiliriz. Dönemi anlama, düşünceyi anlamaya çalışma, düşüncenin zemininde yatan kurguyu irdeleyebilme kapasitemiz bizim o filozofu anlamamıza eşlik edecek birkaç etmenden bazılarını oluşturmaktadır.

Kierkegaard, düşüncesini ortaya koyarken mutlak olandan yola çıkarak eleştiri getirir. Yaptığı eleştiri maneviyat ve akıl arasından nasıl bir bağlantı kurulduğuna ya da kurulmadığına yöneliktir. İnsanın kendini maneviyatla nasıl gerçekleştirdiği ve gerçekleştirmek için içinde bulunduğu durumu ifade eder. Çok yönlü bir tartışma sürdürdüğü ‘’Korku ve Titreme’’ adlı kitabındaki düşünceleri insan hakkında ve inanç hakkında bize bir çok veri sunmaktadır. Kitapta yer alan düşüncelerin evreleri şu şekildedir: Estetik varoluş tarzı, ahlaki varoluş evresi ve nihayet dini varoluş tarzını kapsamaktadır.

Kitap ‘’Diyalektik Lirik’’ olarak kendini tanıtır. Diyalektik lirikten kasıt, Hegelci diyalektik kapsamında nitelendirilebilecek lirik bir anlatımı gösterir. Lirik anlatım ise: Coşku, heyecan ve içselliği dile getirmektedir. Kierkegaard, anlatımı itibariyle dönemin ironi ustası denilebilecek bir filozofudur. Çünkü o, filozof olmanın da ötesinde kendini ruhbilimi üzerinde din düşünürü ve toplum eleştirmeni olarak da göstermektedir. Anlatımı üzerinde düşüncelerden düşüncelere bir aktarım söz konusudur.
‘’Ve Tanrı İbrahim’i sınadı ve şöyle dedi: oğlunu, biricik, çok sevdiğin oğlun İshak’ı yanına al; Moriya Dağı’na git ve sana nerede olduğunu söyleyeceğim tepelerden birinde kurban et onu.’’ (Korku ve Titreme 2015: 21 )

Bu cümlenin altında yatan inanç, iman ve akıl aracılığıyla İbrahim’e dönük bir yol katledilecektir. Tepeden tırnağa İbrahim’ in içinde bulunduğu sonsuz inanç ve iman gücü kendisini teslimiyet içerisinde göstermektedir. Kierkegaard bu inancın kesinlikle ve kesinlikle akıl ile ilgili olmadığını söylemektedir. Çünkü İbrahim tüm yapıp ettiklerini akıl aracılığıyla gerçekleştirseydi bunların hiç biri mümkün olamazdı ve benim düşünceme göre bu kitap yazılmazdı. Kierkegaard düşüncesinde inanç ve iman mutlak bir şekilde saçma ve anlamsız olana ithaf eder. Eylemlerin, aklı kullanarak belirlenmediğinin kanıtı niteliğindedir.

İbrahim, tanrıya olan inancında kesin ve net şekilde kendini göstermektedir. Tanrı’nın ondan buyurduğuna yani çok sevdiği oğluna kendisi (Tanrı) için kıyması gerektiğinde bile gözünü kırpmadan bunu yapabilecek kudrette olduğunu anlatmaktadır. İbrahim’in bu duruşu kitap içerisinde de ahlak açından ve estetik açıdan çeşitli biçimlerde aktarılır.

İnancın kendisi içinde; hiçlik kendisini inançta belirtirse geriye kalan sadece boş ve acımasız olandır ifadesi yer alır. (Korku ve Titreme 2015: 30 ) İnancın kendisi bir mukayese ile betimlenemez. İnsan sadece çeşitli inanç durumlarını göz önünde bulundurarak kendi izlenimini veyahut yansımasını görebilmektedir. İnanç öyle bir durum yaratır ki bu gerçekten akılla kavranamaz bir şeyi ifade eder. Kierkegaard, düşüncelerini kaleme alırken okuyucuda’ inançlı ve imanlı biri olmadığım için kendimi İbrahim’in yerine koymakta güçlük çekerim ve hatta korkarım’ şeklinde bir izlenim yaratmaktadır.

Kierkegaard ,İbrahim’i inanç şövalyesi olarak betimler. Şövalyeler şan-şöhret için yaşarlar. Onlar için asıl olan devletin toprakları ve karşılığında kazandıkları toprakların kendi aşkları adına olmasıdır. Uğruna yaşadıkları en temel etken aşkları ve kahramanlıklarıdır. İbrahim’de gördüğü ise tam anlamıyla inancın kendi içinde yansıması değil, Tanrı’da İbrahim yansımasını gördüğüdür. Bunu da inanç şövalyesi olarak yapar. Uğruna savaştığı şey; Tanrı sevgisi, inancı ve onun Tanrıya götürecek olan iman gücünün ta kendisidir.

Yaptığı ve çaba sarf ettiği inancının arkasında Kierkegaard düşüncesine göre akıl yoktur. Bu yapıp ettikleri anlamsız ve saçmadır. Çünkü bu yaşananlar akıl perspektifinden rasyonal olarak kavranabilecek bir olay ve olgu değildir. Bu yalnızca Tanrı sevgisinin dünyadaki izdüşümüdür ve akılla kavranılamaz. Anlayabilenler ya da yakından izlemeye koyulanlar eğer ki inanca ve onun gerektirdiği buyruklara uygun bir hayat sürdürmüyorlar ise bu konu onları epeyce sınır dışı etmektedir.

Kitapta yine sonsuz teslimiyetten bahseder. Sonsuz teslimiyet sonsuz bilinç içerisindeki inancın son evresi olarak belirlenir. İnançlı olma hali yalnızca bu bilince varabilenler tarafından kavranabilir. İnsandaki teslimiyet duygusu tümden inancın ve inancın ondaki belirleniminden kaynaklanmaktadır. İnsan, doğumundan itibaren kendini sürekli var etme çabası içerisinde olmuştur. Evet ben varım. Varlığımı sürdürmem gerekiyor. Peki ya beni yaratan kim? Yaratan var ise onun uğruna yapmam gerekenler nedir?

Bunun gibi sorular insanın zihninde kendi bilincine, sorgulamasına bağlı olarak gelişmektedir. Bir şeylerin farkına varma ya da farkında olma durumu o şeyi çözmek anlamına gelmemektedir. Farkında olduğumuz şey uğruna yapmamız gerekenler, yapıp ettiklerimiz ya da yaptıklarımıza ilişkin kararlar almamız bizim farkındalığımızın önünü açmaktadır. Bir şeylerin bilinçliliği bizim o şey için nerde ve nasıl olduğumuza bağlı olarak kendini açığa çıkartır.

İbrahim’ in asıl olarak alt ettiği fikir kendi aklının öncülleridir. Aklının öne sürdüğü hiçbir düşünceye ait olmamıştır ve hatta onu yadsımaktadır. İbrahim için ideal olan demek Tanrısal olan demektir. Tanrının vaaz ettiği her ne var ise onu yapmaması için bir neden görmemektedir. Her inançlı insanın yaptığı gibi o sonsuz teslimiyet duygusu içerisinde yapıp edilen her türlü eylem Tanrıya dönüktür. Aksi düşünülemez. Kesin ve net bir şekilde ortaya konulan istek mutlak şekilde yerine getirilecek olandır. Bundan dolayıdır ki İbrahim, inancı olmayan kişiler tarafından belki gülünç ve hatta komik karşılansa da inanan bir kişinin gözünden son derece tutarlı ve zaten yapması gereken budur gözüyle bakılır. İnanç mukayese gerektirmez, inancın kendisi Tanrısal gücün kendisi ile sınanmasıdır ve bunun için başka bir inanana ihtiyaç duymaz.

Kierkegaard Düşüncesinde 'Korku ve Titreme'
Kierkegaard Düşüncesinde ‘Korku ve Titreme’

‘’İnancın kendisi aklın bittiği yerde başlar’’( Korku ve Titreme 2015 : 55 ) Tam da sözünü ettiğim kısma işarettir. Aklın kontrol edemediği bir noktadır. Çünkü aklın kendisi mantıksal olana işarettir. İnanç ise buyrulana göre hareket eder ve itaat söz konusudur. Koşulsuz itaat. Tanrısal olan eleştirilmez, tatbik edilir. Tanrıdan gelen istek, istek üzerine düşünmeye itmez direkt olarak istenileni yapmaya yöneliktir. Sorgulama olmaksızın yalnızca yapılması gereken için izlenecek yol önem arz eder.

‘’İnanç tümüyle çelişkidir ve buna göre birey, birey olarak genelin üstündedir, kural olarak genele bağımlı değildir ve onun üstündedir, bununla birlikte burada üstünde durulması gereken şudur: birey, birey olarak önce genele bağlı olur, daha sonra genel aracılığıyla bireyden daha üstün bir birey olur; öyle ki birey, birey olarak mutlakla mutlak ilişki içindedir.’’ ( Korku ve Titreme 2015 : 59 ) Burada belirtilen ise; genel ile ilişki içinde olduğunu göz önünde bulundurduğumuz birey, esasen genelin en içinde yer alan ama mutlak anlamda onun üzerinde duran bir varlıktır. Birey biricik olandır ve genel olanla ilişkisi üzerinde bireye gönderme yapılması pek sağlıklı değildir. Olması gereken ve olası birey-genel ilişkisi çerçevesinden duruma bakmaktan ziyade birey aracılığıyla genelin ne durumda olduğu ve genelle ilişkisi kapsamında nasıl nitelendirildiğidir.

Tüm bu yaşanan durumları göz önüne aldığımızda belki bir sınav ya da kışkırtma olarak düşünülebilir. Tanrının neden İbrahim’den neden kurban istediğinden ziyade İbrahim’in bu istek doğrultusunda neyi tercih ettiği sorusu daha anlaşılır olacaktır.
Ahlak bazında yine eklenmesi gereken şudur : İbrahim için bunu yapmasının önündeki engel ahlakın ta kendisidir. Ödev nedir? Ödev, Tanrı’nın iradesinin ifadesidir. (Korku ve Titreme 2015: 63) Tanrı iradesinin bir ifadesi olduğu düşüncesi ödev açısından pekte hafif bir duruma işaret etmez. Ödev kendisi olarak Tanrısal boyutta açıklığa kavuşur. Tanrı iradesinin isteği ve istediğine işaret eden ödev yasaların uğrak noktası olmamıştır.

İnsan kendi gayretiyle trajik bir kahraman olabilir ancak inanç şövalyesi olamaz.(Korku ve Titreme 2015: 70) İşte bahsettiğim ayrımın ta kendisidir.
’Yaşama ahlaksal açıdan bakıldığında birey için söz konusu olan, kendisini içselliğinden arındırmak ve dışsal bir şey aracılığıyla ifade etmektir.’(Korku ve Titreme 2015 : 72) Bahsi geçen birey yine kendini içselliği aracılığıyla genel içinde vuku bulan bireyin yapıp ettikleridir. Ancak içselliği aracılığıyla ahlak kendini bireyde birey de kendini ahlak içinde gösterememektedir.

Bu yüzden yapılması gereken birey olarak kişinin dışsallığı araç edinerek kendine dış dünya zemininde bir yer edinmesidir. İnanç çelişkisi de bu durumda ortaya çıkan bir şeydir. Birey genelin üstündedir ve onu alt eden durumdadır. Mutlak ilişki suretinde bütün olup bitenler bu cümle ile açıklanabilmektedir. İnsan kendini ortaya çıkarabilmek için bireyin getirisi olan her şeyi uygulama çabası içine girer. Tam da bu yüzden ahlak açısından baba oğlunu sevmek zorundadır. Bu sevgi koşulsuz ve karşılıksız olana tekabül eder. Ahlak çerçevesinde İbrahim’in durumu Tanrıya ve onun isteğine ters düşmektedir. Çünkü Tanrı mutlaklık içinde bir ilişki yürütür. Mutlakla mutlak ilişki onun koşuludur. Mutlak sevgiyi isteyen yalnızca Tanrı’dır.

Sonuçta ise akla hizmet etmeyen inanç, akıl aracılığıyla da gerçekleşmemektedir. Yaşananların değerlendirilmesi inanç üzerinden yürütülebilmektedir. Rasyonaliteyi içermediği gibi saf maneviyatta denilemez. Bu kıymetli teslimiyetin bilincinin eyleme dönüşmüş hali olarak nitelendirilebilir.

 

Öne çıkan görsele ulaşmak için tıklayınız.

Bizi Twitter’dan takip etmek için tıklayınız.

Diğer Felsefe yazılarımızı okumak için tıklayınız.

Bu içerik 4530 kez okunmuştur

tt ads

2 Replies to “Kierkegaard Düşüncesinde ‘Korku ve Titreme’

Bir Cevap Yazın