Benim Dinim

Benim Dinim

Aslında insanlar dini inançlarının büyük bir bölümünü çocukken, hem de küçük bir çocukken, büyüklerinden alırlar. Bu benim için de geçerli. O nedenle çocukken büyüklerimden öğrendiğim şekliyle dinimi ve onunla nasıl gurur duyduğumu sizinle kısaca paylaşmak istedim.

Yumurta Kabukları

Anneannem, Sabiha Ural 1920’lerin sonunda öğretmen çıkmış, beş vakit namazında bir insandı. Sanırım en çok ondan bir şeyler öğrendim.

Bir gün nene torun mutfaktayız. Bana 3 dakikalık diyeceğim, yani pişmiş ama katılaşmamış yumurta yapmış, sadece yumurta yemekte kullandığı küçük çay kaşıklarından birisiyle önüme getirmişti. Yumurtayı üstünden kırdım, küçük bir delik oluştu. Bir güzel yedim. Bitince yumurtayı ters çevirdim, delik kısım altta kaldı.

“Bak anneanne, hiç yenmemiş gibi duruyor.” Deyip, gülerek ona gösterdim. Anneannem bana hiç kızmadan ama yüzünde ciddi bir ifade ile çat! diye yumurtayı kırdı.

“Neden yaptın?” diye sormuşum. Güzel yumurta kabuğumun kırılmasına canım sıkılmıştı.

Benim Dinim
Benim Dinim

“Evladım, şimdi biz yumurta kabuğunu böyle atsak belki onu aç bir insan bulur ve bir an içinin dolu olduğunu sanıp sevinir, ama boş olduğunu anlayınca üzülür, onu üzdüğümüz için de biz günaha gireriz.” dedi. Çocuk yaşımda düşününce haklı bulmuştum ve o gün bu gün yumurta kabuklarını paralayıp atarım.

Anneannemden yukarıda aktardığım ve dinleyip de sizinle paylaşmadığım pek çok öykünün özü “Kul hakkı” nın önemi üzerineydi. Ondan öğrendiğim şekliyle dinimize göre mutlak ve insanın anlayabileceği her türlü ölçünün ötesinde bir güce sahip olan Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktu. Koyduğu tüm kurallar ise biz insanların daha iyi olmamız ve birbirimize daha iyi davranmamız içindi.

Cüce

Bir şekilde gene anneannemle birlikteyim, sokaktan geçmekte olan bir cüce görüyoruz. Ben sevinçle gülerek anneanneme gösteriyorum. O ise başkalarının kusurları ile eğlenmenin günah olduğunu söylüyor. “Ama bizi duyamaz ki” diyorum, kısacası cücenin kalbini kırmamız, üzmemiz söz konusu değil. Nenemin ise kaşları çatılıyor, “Allah’ın gücüne gider” diyor. Susup kalıyorum.

Sarhoş

Dedem Ahmet Bey, mavi gözlü, iri yarı, şimdi artık Yunanistan’da kalmış Gümülcine’de doğmuş, biz torunları ile çok da fazla sohbet etmeyen biriydi, hele ondan dini anlamda etkileneceğim her hangi bir öykü duyacağımı hiç düşünmezdim. Ama bir tane anlatmıştı ve hala kendi sesi ile hikayesini hatırlıyorum.

Çok eski bir zamanda, bir köyde bir sarhoş varmış, öyle dinle, ibadetle arası yokmuş, ama kimseye zararı, rahatsızlığı da dokunmazmış. Bir gün ecel gelip kapısını çalmış ama köylü bu “pis” sarhoşun namazını kılmak, usullere uygun defnetmek de istememiş, “böyle bir sarhoşa ancak bu yaraşır” deyip, kaldırıp ölüsünü çöplüğe atmışlar.

İki gün sonra, sabah vakti ufukta büyük bir toz bulutu belirmiş. Köylü telaşlanmış, herkes o tarafa seğirtmiş. Toz bulutu yaklaştıkça büyük bir kalabalığın gelmekte olduğunu anlayıp önce korkmuşlar, sonra en önde yürüyen ak sakalları yerlere değen ulu kişileri görünce şaşırmışlar. Ak sakallıların en yaşlısı gelip köylülerin önünde durmuş ve

“Köyünüzde Allah’ın çok sevgili kulu Falanca ölmüş, cenaze namazı kılınmamış, cemaatle kılmaya geldik” demiş.

Köylü böyle bir cemaatle namazı kılınacak köyde kimin ölmüş olabileceğini uzunca bir süre düşündükten sonra Sarhoş’tan söz edildiğini zar zor anlamış.

Benim Dinim
Benim Dinim

Mevta çöplükten alınmış, yıkanmış, namazı kılınmış ve defnedilmiş. Köylülerden birisi, tüm cesaretini toplayıp, en ulu kişiye kendi değer vermedikleri Sarhoş’un nasıl Allah’ın çok sevgili kulu olabildiğini sormuş.

Ulu kişi biraz sakalını sıvazladıktan sonra anlatmaya başlamış,
Sarhoş gençliğinde bir gün çölde yürürken, saatler sonra bir kuyuya rastlamış. Kuyunun başında da susuzluktan ölmek üzere bir köpek varmış. Adam bakmış su köpeğin ulaşamayacağı kadar derinde. Hemen belindeki kuşağını çözüp, ucuna düğüm atıp, suya salmış ve çıkarıp ölmek üzere köpeğin ağzına damlatmış. Böyle onlarca kere yaparak köpeği sonunda kurtarmış.

Köylü şaşırmış,
“Bu kadar mı?” diye sormuş.
Ulu kişi “Evet bu kadar” demiş.

Dedemden dinlediğim bu öyküde ise kul hakkının sadece insanları değil, Allah’ın “Benim sessiz kullarım” dediği hayvanları da kapsadığını ve ne kadar önemli olduğunu görüyordum. Dinlediğim gün dinimle çok büyük gurur duymuştum.

Örümcek

Henüz okula gitmiyorum. İstanbul Sultantepe’de oturuyoruz. Annem ise yirmili yaşların ortalarında genç bir hanım. Eski, ahşap bir eve misafir gitmişiz. Evin sahibi yaşlı hanım, anneme nasihat ediyor;

“Kızım, İkindi ezanından sonra örümcek almak günahtır” diyor.
Annem “Neden?” diye (haliyle) soruyor.
Yaşlı ev sahibesi “Çünkü örümcek o saatten sonra yuvasını yapamaz” diye cevap veriyor.

Halının üzerinde oynayıp, tüm konuşmaları dinlerken herhangi bir tepki duyduğumu hatırlamıyorum. Ama konuşmayı kelimesi kelimesine hala hatırladığıma göre, bir şekilde etkilenmişim. Benim güzel dinimde “kul hakkı” sadece insanlara, sadece hayvanlara değil, Allah’ın yarattığı bütün canlara erişiyordu. Bir örümceğin bile esenliği söz konusu olabiliyordu. Dünyada böylesine iyi başka bir din olabileceğini düşünemiyordum.

Benim Dinim
Benim Dinim

Anneannem bana masal gibi, Kıssası Enbiya’dan bölümler anlatırdı. Sık sık din üzerine ona sorular da sorar ve aldığım cevaplardan dinimizin ne kadar mantık üzerine kurulmuş, bilime ve sevgiye dayanan bir inanç sistematiği olduğunu hisseder, çok mutlu olurdum.

Hem rahmetli anneannemle sohbetlerimi hem de çocukken sahip olduğum o duyguları şimdilerde çok özlüyorum.

14.09.2019
Haldun Aydıngün

Haldun Aydıngün’ün yazılarına ulaşmak için tıklayınız.

Bizi Twitter’dan takip etmek için tıklayınız.

 


Haldun Aydıngün

Haldun Aydıngün

Mühendis, arkeolog (Dr), yazar (19 yayınlanmış kitap), fotoğrafçı, dağcı, ultra maratoncu
https://wikikultur.com/

Leave a Reply

Your email address will not be published.