Biz

Biz

Biz
Biz

Çizimin sahibine ulaşmak için tıklayınız.                                                                 

5 Şubat 2007

Sol elimle perdeyi hafiften araladım. Hava hâlâ kapalı ve yağmur yağmaya devam ediyordu. Pencereye çarpıp aşağıya kayan yağmur tanelerini kendi aralarında yarıştırdım bir süre. Uyudukça dinlenmesi gereken bedenim; günde 10 saat çalışmış inşaat işçisi bedeni reaksiyonu gösteriyordu. Perdeyi aralarken harcadığım efor dahi beni yormuştu. Ayaklarımı pikeden dışarı çıkarıp, bacaklarımın arasından kayıp giden minik yastığı yerine konumlandırarak tekrar uyumaya koyuldum.

Kalktığımda hava daha da kararmıştı ama bunun sebebi bu kez gece olmasıydı. Günlerimin başlangıcı diğerlerinin gün bitişine denk geldiği için kendimi yalnız hissediyordum. Sanki yatıya kalınan misafirlikte uyuyamayan bir çocuktum. 7 aydır herhangi bir işle uğraşmayıp günlerimi bu şekilde geçiriyordum. İstifa etmemin ardından içinde bulunduğum eylemsizlik durumu beni mini bir depresyona sürüklediğinden artık bir şeyler yapmak istiyordum. Bu belki de ruhen bana iyi gelecekti.

Evde kaldığım sürede tekrar bir şeyler yazabilmek adına çabalasam da ilham perileri ile aram bir türlü düzelmedi. Sadece bu süreçte değil, son yıllarda da herhangi bir şey üretememiştim. Öyle ki son yayınlanan kitabımın üzerinden 8 yıl geçmişti. On gün sonra 37 yaşıma girecektim. 40’a hafiften göz kırpmaya başlayınca; içimde boşa geçen zamanları bir hışımla doldurma arzusu oluşmuştu.

Her ne kadar yazmayı veya üretmeyi sevsem de ortaya koyduğum şeylerin sanatsal anlamda çok da değer taşıdığını düşünmüyordum. Ben direkt eylemin kendisiyle ve ne hissettirdiğiyle ilgileniyordum. Yazarken kendi çapımda tanrıcılık oynuyordum. Bu metinde olduğu gibi kaleme aldığım en ufak bir cümlede dahi tüm kontrol benim elimde oluyor. Küçük veya sıradan ne olursa olsun bir şeye karşı tam hâkimiyet kurmak kişinin egosunu okşadığı için yazarken kendimi en azından küçük dağları yaratan tanrı gibi hissediyordum.

Mesela şu an canım istemediği için bu cümlenin sonuna nokta koymayabilirim

Veya bu cümleyi yarım bıraka

 

9 Şubat 2007

Bir şeyler karaladığım ancak içime sinmeyen A4 kâğıtlarını buruşturup masanın bir köşesine itmeye başlamıştım. Edebi anlamda kondisyonsuz oluşumun cezasını kalemime maruz kalan kâğıtların yapımında kullanılan ağaçlar çekiyordu. Sonuncusunu buruşturmak yerine uçak yapmaya karar vermiştim. Edebi olarak ne denli başarısızsam kâğıttan uçak yapımında bir o kadar başarılıydım.

Yaptığım uçağı elimde gezdirerek ona uçuş için en uygun kalkış yerini aramaya başladım. İlk olarak oturduğum odanın penceresinden etrafa bakındım, uçağın karşı binanın duvarına çarpıp hızını kaybetmesi çok olağandı. Odadan çıkıp balkona geçtim. Balkonumun altı bir çocuk parkıydı. Vakit geç olduğu için çöpleri karıştıran birkaç köpek dışında hiçbir canlı yoktu. Kalkış yeri için burayı seçmiştim. Rüzgâr yönünü hesapladıktan sonra uçağa kolumla ivme desteği vererek fırlattım. Sağ sol, sağ sol, yukarı aşağı ve yine aşağı… Kartal54 (uçağıma verdiğim isim buydu) yere düşünce yemek arayan bir köpeği ürküttü ve köpek oradan uzaklaştı. Kartal54’ün havada süzülüşünü izlemek o kadar hoşuma gitmişti ki bir an balkondan fırlatılan kâğıt uçak olmayı arzuladım.

14 Şubat 2007

Çorapsız bir şekilde ayağıma geçirdiğim tozlu spor ayakkabılarımla caddede yürüyüşe çıktım. Sevgililer günü zırvasını unuttuğum için dışardaki anormal kalabalık beni şaşırttı. Hobi olarak yolda mutlu şekilde dolaşan çiftlerin ayrılık sürelerini hesaplamaya başladım. “13 gün, 3 ay, 3 hafta, hımm bunlar evlenir gibi duruyor.”

Biraz daha ilerleyince kulağıma hafiften müzik sesleri gelmeye başladı. Yönümü gelen seslere doğru çevirerek adımlarımı biraz daha hızlandırdım. Yaklaştıkça gelen seslerin tanıdık olduğunu fark ettim. 18’li yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir genç; ince denilebilecek sesiyle etrafındaki insanlara mini bir konser veriyordu. Çevremi kolaçan edip biraz geriye çekilip söylenen şarkıya ben de eşlik etmeye başladım.

“Başka türlü bir şey benim istediğim

Ne ağaca benzer ne de bulutaaa…”

Şarkının bitimine yakın elimi cebime attım. Çıkardığım bozuklukları genç adamın gitar çantasına bırakarak, kısık bir sesle; “buna ellerimde çiçekler olur mu?” dedim. Genç adam tebessüm ederek, başıyla onayladı beni. Saat gece 12’yi henüz yeni geçmişti. Yani bugün doğum günümdü. Sıradaki parça bana gelsin o zaman diyerek, kendime küçük bir jest yaptım. Sadece 2 buçuk YTL’ye en sevdiğim şarkıyı çaldırmış olmanın ticari gururu, duygusallığımın önüne geçmeye başladığı anda genç adam da şarkının sonuna gelmişti. Göz göze gelip başımızla birbirimizi selamladıktan sonra oradan ayrılıp evime doğru yola koyuldum.

 

15 Şubat 2007

Evim camiye çok yakın olduğundan imamın ikindi vakti okuduğu ezan uyanmam için bir alarm mahiyetindeydi. Ayılma sürecim meşakkatli olduğu için duyduğum ezan bazı günler ikindi namazına müteakip cenazem kalkacakmış hissi uyandırıyordu. Sanki yatakta değil musalla taşında yatıyormuşum da camii avlusundaki 6 kişilik arkadaş grubumun hakkımda konuştuklarını duymaya çalışıyormuş gibi hissediyordum.

Üzerimdeki pikeyi bir süper kahraman edasıyla omuzlarıma atıp mutfağa doğru ilerledim. Su bardağına Türk kahvesiyle çalışma masama yerleştim. Yüzümü yıkamayı unuttuğumu anlayıp hafif bir utançla lavaboya doğru ilerledim. Aynada gördüğüm siluet yeni yaşımın ilk görüntüsüydü. Artık 37 olmuştum ve bu yaşın herhangi bir derinliği veya ağırlığı yoktu. Dümdüz bir sayıydı işte yeni yaşım.

Tekrar masama oturup kahvenin sıcaklığını parmağımı içine sokarak kontrol ettim. Dağınık halde bulunan birkaç karikatür dergisini ve sigara izmaritlerini toparladım. Evde televizyon olmadığı için gündemi takip etmek için bilgisayarımı açtım. Genelde e-postalarımı kontrol etmek gibi bir alışkanlığım olmadığı halde; gelen kutumda dün gece gönderilmiş, okunmamış bir mesajın olması dikkatimi çekti. Vakit kaybetmeden imleci çift tıkladım. Mesaj açılınca şoka girdim çünkü bir okuyucum tarafından gönderilmişti. Bir okuyucumun olmasına ayrı bana ulaşma isteğine ayrı şaşırmıştım. Gelen mesajda:

“Ömer Bey selamlar, eminim ki böyle bir mesajın geleceğini tahmin etmemişsinizdir. Sizi endişelendirmemek adına hemen bir açıklama yapmak ve ardından yazma amacıma geçmek istiyorum. Benim ismim İştar, kendi halinde yaşayan biriyim. Yaklaşık bir ay önce tesadüfen sizin kitabınız elime geçti. Keyifle okudum ve kaleminizi çok sevdim. Boş vaktim istemediğim kadar fazla olduğu için şiirlerinizin çoğunu birkaç defa okudum.

Bir dizeniz diğerlerine göre daha çok etkiledi beni. Her okuyuşumda farklı anlamlar çıkardım. Daha sonra ise, acaba yazar bu dizeler hakkında ne düşünüyor, yazarken ne hissetti gibi sorular oluştu zihnimde. Bu merakımı da kitabın içinde bulunan e-posta adresinden size yazarak gidermek istedim. Dizeleri mesajımın en sonuna ekleyeceğim. Geri dönüş için beklentim düşük olsa da belki denk düşer ve bu metni okuyup bana cevap verirsiniz.

 

-içindeki boşluk arı öfkeyle dolsa dahi dile getiremezsin.

çünkü,

getirirsen somutlaştırırsın.

somutlaştırırsan yaratırsın.

kontrol için zayıf iraden izin verir eserinin sana hükmetmesine

hatırla, böyle yaratmıştın tanrıyı.”

Mesajın sonuna gelince birkaç saniye duraksadım. Elimde tuttuğum kahve bardağının sıcaklığı canımı acıtmaya başlayınca kendime geldim. İştar sanki mesajı attıktan sonra bilgisayar başında cevap vermemi bekliyormuş gibi hissettim ve neden atıldığı an görmedim ki diye kendimi suçladım. Hemen cevap vermek istesem de kendi kalemimden çıkan dizeler, bana sanki ilk kez okuduğum bir şiirmiş gibi geldi. Bir şaşkınlık da burada yaşadım. Demek ki insan kendi yazdıklarını dahi unutabiliyormuş. Dizeleri birkaç defa daha okumak zorunda kaldım ama o an hangi duygularla yazdığımı, ne hissettiğimi, ne anlatmak istediğimi bir türlü anımsayamıyordum. Demek ki insan zaman geçtikçe kendini de unutabiliyormuş.

‘’Sevgili İştar, öncelikle mesajından duyduğum memnuniyetimi ve şaşkınlığımı dile getirmek istiyorum. Kitabımın eline ne şekilde ulaştığını merak etmekteyim. Umarım bir sonraki mesajında yolumuzun nasıl kesiştiğinden bahsedersin. Soruna gelecek olursak; sana karşı samimi ve şeffaf olmak istiyorum. Çünkü ilk kez böyle bir durumla karşılaşıyorum. Seni tatmin edecek bir cevap düşünsem de o an o dizeleri hangi hislerle kaleme aldığımı hatırlayamıyorum. Sana cevabımı şimdiki kendimle, yorumlayarak sunmanın da doğru olduğunu düşünmüyorum. Kendimi uzun zaman sonra senin sayende ele alınca fark ettim ki zihinsel ve duygusal olarak yıllarım arasında uçurum var. Bu yüzden dizeleri okuduğunda sen ne anladıysan ben de onu anlatmak istemişimdir gibi kaçamak bir cevap vererek topu sana atıyorum.’’

Mesajı İştar’a gönderdikten sonra sanki bir görevi yerine getirmişim gibi rahatladım. Bardakta duran kahve epey soğumuştu. Yenisini yapmak için tekrar mutfağa gittim. Başka işlerle uğraşsam da aklım İştar’ın mesajına dair soru işaretleriyle doluydu. Kitabı nereden bulduğunu, neden o dizelerden etkilendiğini, bana yazarak ne beklediğini vs. düşünüyordum. Tekrar masama oturup bilgisayar ekranına bakınca donakaldım. Taş çatlasın mutfakta 15 dakika zaman geçirmiştim. Bu kısa süreye rağmen yeni bir mesaj daha gelmişti. ‘’İştar olamaz herhalde’’ diyerek heyecanla ileti kutusuna tıkladım. Gelen mesaj İştar’dandı. Bu kadar kısa sürede geri dönüş yaptığı için onun masabaşı çalışan bir memur olabileceğini düşündüm. Zaman kaybetmeden, merakla iletiye tıkladım.

‘’Tekrardan merhaba Ömer Bey, her ne kadar bana zaman ayırdığınız için mutu olsam da diğer yandan sizi meşgul ettiğim için mahcup hissediyorum. Sizden çok abes kaçabilecek bir istekte bulunacağım. Elbette ki reddetme lüksüne sahipsiniz ama kabul etmeniz için size yalvarmayı dahi aklımdan geçiriyorum.

Sizinle yüz yüze tanışmak istiyorum. Maalesef ben bulunduğum evden dışarıya çıkamayacak bir formdayım. Bunun ne anlama geldiğini zaten beni gördüğünüzde anlayacaksınız. Bu yüzden sizi evime davet etmek istiyorum. Aşağıya adresimi bırakıyorum ve sizi 1 hafta sonra burada görmeyi umut ediyorum.

Şemikler Mahallesi, Anadolu Cd. No:575, 35560 Yamanlar Köyü/Karşıyaka/İzmir’’

Mesajı okuduktan sonra içimi tuhaf bir huzur kapladı. Tam olarak huzur kelimesi de ne hissettiğimin karşılığını veremeyebilirdi ama iyi hissediyordum. Zaten birinin şahsi ilgisine maruz kalmak bana hep iyi gelmiştir, bu ilgi henüz hiç tanımadığım birinden dahi olsa.

Biz
Biz

21 Şubat 2007

Gece yarısı olmasına 26 dakika vardı. Yani 26 dakika sonra ‘’İştar’la tanışacağım gün’’ olacaktı. Beni davet etmesinin ardından gitmemeyi hiç düşünemedim. Oraya gitme konusunda sanki ilahi bir güç eliyle sırtıma kuvvet uygulayarak beni itekliyordu. Birkaç gündür içinde bulunduğum ruhsal durumlar beni ciddi düşüncelere sevk etmişti ve bu da bende gereğinden fazla gerginlik yaratmıştı. Her ne kadar heyecanlı olsam da neyle, kimlerle karşılaşacağımı tam olarak bilmediğim için oldukça stresliydim.

Vücut ısımı düşürmek için balkona çıktım. Biraz üşüyüp yatağa girince, ısınmaya çalışırken uykuya dalmam daha kolay oluyordu. Yatağıma geçtim, 10’ar dakika arayla üç alarm kurdum ve zihnime döndüm. Kendi kendime konuşmam bittiği an beynim şalteri kapatacaktı.

 

22 Şubat 2007

İştar’ın vermiş olduğu adrese sonunda gelmiştim. Eski yapılı, içerisinde rutubetten dolayı ağır bir koku olan binaya girince biraz ürpermiştim. Terk edilmiş gibi görünse de her daireden sohbet sesleri yankılanıyordu. İştar’ın dairesinin önüne geldiğimde ise ürpertim had safhaya çıkmıştı. Sarmaşıkla kaplı dairenin kapısından dallar dışarıya doğru uzanıyordu. Çalınacak bir zil olmadığı için ahtapota benzettiğim kapı tokmağını 3 kez vurdum. Kapı aniden açıldı ama arkasında kimse yoktu. Bir dalın kapı kolundan aşağıya doğru hareket ettiğini görünce anladım. Kapıyı bir dal açmıştı.

O andan sonra ürperti yerini önüne geçemediğim korkuya bıraktı. Lakin bu hisler geri dönmemi düşündürmek yerine beni daha çok içeriye doğru itiyordu. Uzun bir koridordan geçerken, soldaki odaların birinden bir ses duydum, ‘’Ömer, buradayım.’’

Sesi duyduğum an olduğum yerde donup kaldım. Bu ses benim sesimdi veya benim sesime çok benziyordu. İçerideki kişi olduğum yerde kaldığımı anlamış olmalı ki tekrar seslendi, ‘’Soldaki en son odadayım.’’ Artık emin olmuştum, bu ses benim sesimin benzeri değil bizzat kendisiydi. Bu nasıl mümkün olabilir gibi sorularla sese doğru tedirgin adımlarla ilerledim. Odaya girince gördüklerimden dolayı dizlerimin üzerine yıkıldım. Pencerenin kenarında bir yatak vardı. Yatakta yatan bir ‘’ben’’ vardı, vardım. Hiçbir şeye anlam veremiyordum. İştar sandığım kişi aslında bedeninden aşağısı ağaç dallarından ibaret olan bir benmişim.

Kendimi bir nebze olsun toparladıktan sonra kekeleyerek ancak sorabildim, ‘’Ne oluyor burada, tüm bunlar ne anlama geliyor?’’

Ben bana sırıtarak bakıyordu.

Bakıyordum.

Ben bana cevap vermedi.

Vermedim.

Hangi zihinde olduğumu anlayamıyordum. Korkan da bendim yatakta yatan da. Buraya kadar kendi gözlerimle geldim ama şimdi iki farklı ‘’bana’’ bakıyordum.

Yataktaki ben elini sırtına doğru götürdü,

Yani götürdüm.

Hayır, bu olamaz şimdi de salonun ortasında korkarak duran ben, ben oldum.

Ee zaten bu ben, ben değil miydim?

O ben, bensem şu an olduğum ben olarak neden karşımdaki ‘’ben’’e silah doğrultuyorum?

Ben bana dedim ki, ‘’Beni yaşatmam için bizleri yok etmem gerekiyor. Zamanı geldiğinde anlayacaksın, benim anladığım gibi.’’.

‘’Neyi?’’ dedim titreyen sesimle silah doğrultan bana.

Ama az önce o ben, bendim.

Bunları düşünürken tetiğe bastı.

Bastım.

Ben, beni vurdum.

Ben yatıyorum kanlar içinde karşımda.

Silahı yerine koydum ve rahatladığımı hissettim. Her bir ben ölünce üzülsem de her bir beni öldürmem gerekiyordu.

 

30 Eylül 2032

 

 

Mehmet Emin HAYTA

 

 

 

 

Biz

Görsel Kaynakları; 1, 2

 

Biz

 

Deneme kategorisindeki yazılarımızı okumak için tıklayınız.

Bizi Twitter’dan takip etmek için tıklayınız.

Bizi Instagram’dan takip etmek için tıklayınız.

 

Biz


Leave a Reply

Your email address will not be published.