Gören Bebek | Bölüm 1

Gören Bebek | Bölüm 1

Uzun ve Örtülü

Oldum olası karanlıktan haz etmezdi. Yanlış anlaşılmasın: karanlıktan, ama geceden değil. Karanlıklar içinde gözleri açıkken huzursuz ve güvensizdi. Lakin gözlerini kapayınca açık halinden çok daha emin hissediyordu. Geceleri belki de bu yüzden daha bir seviyordu. Öyle ya, kimse geceleyin neden gözlerini kapıyorsun diye sormazdı en fazla uyuyor diye düşünürlerdi. Hoş, kimsenin ne düşündüğünü önemseyen biri de değildi. Başına buyruk olarak da nitelendirilemezdi gerçi. Uzun ve örtülü. Onu kim görse ilk bu iki kelime aklına gelirdi. Boyu uzundu, yüzü uzundu, kolları uzundu, bacakları uzundu. Bu kadarla kalsa doğal denebilirdi ama ona baktığınızda ne görüyorsanız uzundu. Saçları, kulakları, burnu, ağzı, dudakları, ensesi, parmakları, nefes alışı, nefes verişi, gülümsemesi, yürüyüşü, selamlaşması, çömelmesi, kalkması. Aklınıza ne gelirse ona dair uzundu. Uzundu fakat miskin, durağan veya tembel değildi. Mesela uzun uzun konuşur ama tane tane durarak değil seri ve ayrıntılı anlatırdı. Yine susması da konuşması gibi uzun olurdu. Arkadaşları bu özelliğinden dolayı “uzun” lakabını takmışlardı.

Tarihe meraklıydı ama tarihteki adaşı ile pek bir ortak yönü yoktu. Karşısına kim çıkarsa çıksın kaçmazdı, fetihlere ve fatihlere direnir kolay kolay pes etmezdi. Dirençli ve sabırlı davranarak çetin durumların üstesinden gelebilirdi. Zorluklara sonuna kadar dayanır, ak koyun ve karakoyun belli oluncaya dek sabırla beklerdi. Yani adaşı Akkoyunlu şahı gibi değildi. Ona benzeyen bir tek şey vardı: Gece. Uzun ve örtülü.

İşte yine gece olmuştu. Günün en sevdiği zaman dilimi başlamıştı. “Hasan oğlum fazla gecikme. Hemen üstünü ört, gözlerini kapa ve uyu, e mi bi tanem” En sevdiği, ne tatlı sözlerdi annesinin bu sözleri. Evet üstünü örtüp gözlerini kapayacaktı ama uyumak mı? Hayır. Daha gün yeni başlıyordu. Kimse fark etmiyordu ama gündüzleri uyuyordu zaten. Geceleri uykusunda gezinenlere uyurgezer denirdi. Peki ona ne diyeceklerdi? Gündüzleri aslında uyurgezer, uyur yer, uyur oturur, uyur konuşur haldeydi. Belki de uyumaz uyur en doğru tanımlamaydı. Gözleri hep açık olsa da gündüzleri uykudaydı. Asıl sergüzeşt geceleri başlıyordu. Gözlerini kapayınca adeta tüm duyguları ve duyuları uyanıyor, kabına sığmıyor, baharın gelişi ile kafasını çıkaran tüm canlılar misali her köşe bucaktan toprağı yırtarcasına coşuyordu.

Yatağına uzandı. Birkaç saat öncesini düşünmeye başladı. Okul müdürü önümüzdeki iki hafta boyunca yeni tip Korona virüs salgını tedbiri nedeni ile okulların kapalı olacağını ve bu zamanda neler yapılması gerektiğini anlatıyordu. Zaten bir süredir sabah akşam tüm dünyada konuşulan başka konu yoktu.

Bu düşüncelerle gözlerini yumdu. Bir başka zamana ve boyuta geçmişti bile. Açık oldukça geniş bir alanda kendi yaşına yakın ama sanki farklı türden canlılardan oluşan bir toplulukta bulmuştu kendini. Herkes bir çember oluşturmuştu. Ortalarında Hasan ile beraber duran sanki binlerce yıldır yaşamış hissi veren birisi gülümseyerek topluluğa Hasan’ı tanıtmaya başladı. “Arkadaşlar bugün aramızda antik çağlardan bir misafirimiz var. Hasan. Uzun ve örtülü Hasan.” Hasan doğal olarak konuşulan daha doğrusu iletişimde kullandıkları dili anlıyordu, garip olanı topluluktakilerin bazılarının kulakları bile yoktu ve yaşlı adam zaten ses de çıkarmamıştı. “Bildiğiniz gibi bugün gelişimimizin yine güzel bir evresindeyiz. İyi ve güzeli bulma gayretlerimizde Hasan arkadaşımız aslında hepimizde var olan sorunlarla başa çıkabilme becerimizin her türlü olumsuz ve çaresiz görünen durumlarda bile ne derece yüksek olabileceğini gösterecek.” Hasan şaşkın ve bir o kadar merakla olacakları beklemekteydi.

Gören Bebek

Daha bulunduğu ortamı bile gözlemleme fırsatını bulamadan bir yoğun bakım odasında buldu kendini. Biraz dikkatle baktığında solunum cihazına bağlı yatanı tanımıştı. Ağzındaki solunum cihazına bağlayan aparatı çıkaran hasta gülümseyerek: “Ne güzel, bir delikanlı şeklinde gelmişsin ölüm meleği” dedi. Muhtemelen Çince olan konuşmasını anlıyor oluşu artık Hasan’ı şaşırtmıyordu. Hasan da doktora yani yataktaki hastaya gülümseyerek cevap verdi: “ Hayır Doktor Li Wenliang. Ben Hasan. Biraz sohbet etmeye geldim izniniz olursa.” Doktor başını olur anlamında hareket ettirdi. “Merak ettiğim şey aslında herkesin göremediğini nasıl gördünüz yani bu virüsü?” Doktor: “Çok basit genç dostum. Meslek hastalığı da diyebiliriz. Göz doktoruyum ben.” Ne güzel insan diye içinden geçirdi Hasan. Bu durumda bile hayata gülümseyerek bakabiliyor

Görevinin önemini hatırlayan kahramanımız Doktor’un da uykuya dalmasını fırsat bilerek işe koyuldu. Görev icabı aynı yolu takip etmeyi seçmişti. Mekan büyüdü büyüdü veya Hasan küçüldü küçüldü. Kapsülüne bindi ve doktorun burun deliklerine doğru yolculuğuna başladı.

Hop hemşehrim. Nereye?

Planı virüsle aynı yolu izleyip öncelikle bilgi toplamaktı. Sol burun deliğinden içeri girmesi ile beraber birden ortalıkta bir vaveyla koptu. “Tanımsız cisim, tanımsız cisim” feryatları her yönden geliyor ama bir engelleme ile karşılaşmamıştı daha….derken bir sel kıyamet sular seller gibi bir çoşkulu şelalenin ortasında kalıverdi. Ne oluyor diye düşünürken kapsülün yapay zekası “sümük” diye cevap verdi. İşte ilk engel karşısına çıkmıştı. Bir an evvel kapsülü daha da küçülterek bu sefer kılcal damarlar yoluyla gitmeye karar verdi. Ne olduysa asıl bundan sonra olacaktı. “İşgalci, işgalci!” çığlıkları bu sefer ortalığı kasıp kavurmaya başladı.

Hasan heyecan üstüne heyecan duyarak gaz pedalına yüklendi. Tam bir kılcal damardan çıkacağı sırada önü bir dizi şaşkın bakışlı hücre tarafından kesildi. “Yabancı cisim. Kendini tanıt. Koskoca heybetli deriyi aşıp da nasıl buraya kadar gelebildin?” “Ben Hasan. Uzun Hasan. Korona geçip giderken de durdursaydınız ya. Asıl sizler kimsiniz?” cevabını veren Hasan tedirgin beklemeye başladı. Grubun başındaki Fagosit Faruk Onbaşı kafasını kaşıdı. Belli ki kafası kaşındığı kadar karışmıştı da. “Peki pasaport, vize falan yok mu?” Ya sabır diye iç geçiren Hasan “beni bölümünüzün başkanına götürün de derdimi ona anlatayım” dedi. “Hasbi gel oğlum” diye yanındaki emir erine seslenen Fagosit Faruk Onbaşı “Koş hemen Lemi Teğmen’e haber ver gelsin” emrini verdi. Kaşla göz yani Timus ile Yutak arasında hemen Lenfosit Lemi Teğmen orada adeta bitti. Hasan daha aklı başında olan Lemi Teğmen’e durumu etraflıca izah etmiş ve birlikte Akl-ı Selim beyefendiye danışmak üzere yola çıkmaya karar vermişlerdi bile. Beyinde oturan Akl-ı Selim bey nöron hücrelerinin başı idi. Tüm yol boyunca tedbiri elden bırakmadan çok dikkatli biçimde davranmak zorundaydılar. Öyle ya devamlı bir ateş çemberinden geçmekteydiler. Her yönde bir sürekli hareket göze çarpıyordu. “Adeta siper savaşları”  dedi Hasan. “Hayır Enflamasyon cephesi halleri” diye düzeltti Lemi Teğmen. “Ne yapsınlar çaresizce yaralılara, gazilere müdahale ediyoruz ama nafile. Düşman pek çetin.”

Kahraman T Lenfositler

Daha cümlesini tamamlamadan bir kahraman asker oracıkta şehit düşmüştü bile. Gözyaşlarına engel olamayan Teğmen’in “devre arkadaşım. Teğmen Sitokin Sezai” kelimeleri adeta boğazına düğümlenerek çıktı ağzından. Haliyle Hasan da hüzünlenmişti. Fakat görevi icabı merak ettiklerini de öğrenmeliydi. Acaba bu hızla giderse savunma zaafa uğramayacak mıydı? Yani pek fazla asker kaybı oluşmaktaydı.  Düşüncelerini adeta okuyan Lemi Teğmen gözyaşlarını silerken cevabını da veriyordu. “Sağ olsun analarımızdan. Onlara sorsan hep vatan sağ olsun. Geride bi Mehmed daha yetişiyor derler” Tam bu kelimeleri söylerken yeni orduya katılan erlerin üzerinde “Kemik İliği” yazan kışlanın önünden geçiyorlardı. Mezun olan acemi askerler eğitimlerini ise “Timus” adı verilen birlikte tamamlayarak göreve hazır hale gelmekteydiler. Teğmen olarak mezun olanlar üniformalarında T harfini gururla taşıyarak cepheye koşmaktaydılar.

Peki acaba bu kahramanlar hangi özellikler kazanıyordu eğitimleri boyunca? Hasan bu konuyu da tam Lemi Teğmen’e soracakken cevabı gecikmedi. Teğmen başlıca askerlerde olması gerekli özellikleri şu şekilde sıraladı:

Birincisi her bir görev alanı için yani her bir farklı birey vücudunda “teklik” esastır yani o bedene özel ona has özellikler ve olasılıklar geliştiririz.

Diğer önemli husus ise vücuda giren işgalcilere karşı patojenleri tespit edip hemen karşılık veririz.

Bir de tüm askerler belirli bir yerde toplu değil de tüm vücuda dağılmış halde emir beklemeden temel görevlerine başlama kabiliyetine sahiptir.

Değişen farklı durumlara da kolay adapte olup daha önce edindiğimiz tecrübeleri de bu yeni durumda kullanabiliriz. Yani hafızamız da fena sayılmaz.

Bu tatmin edici cevaptan sonra yola devam edecekleri yerde duraksadılar. Birini bekler bir halleri vardı. Epey zaman geçmesine rağmen bu arada zaman birimi bu alemde saat veya yıl değil de soluk alıp verme aralıkları ile belirleniyordu. Takriben iki defa soluk alıp vermişti saygıdeğer doktorumuz ve bu da çok uzun bir zaman dilimine denkti. Artık iyice meraklanmaya başlayan Uzun Hasan’a cevabı vermekte gecikmedi Lemi Teğmen. Yarbay Makrofaj Mahir’i beklemekteydiler. Yolun bu kısmında onun birliğinin korumasına ihtiyaç duyulmaktaydı.

Akl-ı Selim Bey

Akl-ı Selim Beyefendi’ye yaklaştıkça sanki bir otobandaymışçasına hızlı hareket etmeye başladılar. Beyin bölgesine kan akış hızı inanılmaz yüksekti. Tüm nöronlar zaten normal zamanlarda insanüstü bir gayretle çalışmakta iken bu öngörülmesi zor acil durum için fazla mesai harcamaktaydılar. Kapılardan bin bir güçlükle ve karmaşık parolalarla geçtikten sonra ancak huzura varabildiler. Tabii olarak bu arada sadece Uzun Hasan huzura alınmış, diğerleri dışarda beklemekteydiler. Uzaktan derviş selamı ile ellerini gönüllerinde birleştirerek selam verdiler.

Selim bey söz alarak “ne yaptıysam olmuyor aziz dostum” dedi. “Tüm diğer paydaş ve dostlarıma da danışıp, prokaryotlarda, omurgasızlarda hatta bitkilerdeki savunma tedbirlerini uyguladım. Olmuyor, olmuyor, olmuyor. Yani kafayı yiyeceğim bu beyinsiz virüse yenilirsem. “ Hasan söz istedi saygıyla eğilerek. Acaba virüs de olsa sonuçta bir hücre değil mi idi düşman? Genç dostum diyerek anlatmaya başladı Akl-ı Selim Bey. “Genelde hücreler çekirdekli ve çekirdeksiz (prokaryot) olarak ayrılır. Zar, sitoplazma ve çekirdek hücrenin ana kısımlarıdır. Bakterilerde çekirdek yoktur. Sitoplazma ise yumurtanın akı gibi düşün, tüm yaşam faaliyetini yürütür. İçinde değişik bedenindeki gibi farklı görevdeki organları-biz organeller deriz- barındırır. Ama ne hikmetse bu virüste ne çekirdek var ne de sitoplazma.”

Konuşma nereyse ümitsiz bir hal almaya başlamıştı. “Umut hiçbir şart altında yitirilmez” dedi Hasan.” Düşünmeye, çalışmaya devam edelim. Araştıralım, araştıralım.”

Tekrar düşüncelere daldılar. “Peki bu koronanın ne zararı var ki” dedi birdenbire Hasan. “Yani aylak aylak dolaşıp çekip gitmiyor mu?” Selim Bey gözlüklerini çıkardı ve istemsizce kolonya ile silmeye başladı. “Genç dostum. Hücre içine giriyor ve yapmadığını bırakmıyor meret.” Hasan tekrar düşüncelere daldı böylece yine iki soluk alıp verme zamanı geçip gitti. Öne eğik başını kaldıran Hasan “ee hücre zarı ne işe yarıyor ki o zaman” deyiverdi. “Kuyruklarıyla kapsitlerini- olmaz olası kapsitlerini- yapıştırıp zarı deliyorlar” cevabını aldı. Zar pek ince anlaşılan diye aklından geçirdiği esnada Akl-ı Selim Bey “tabii bizim çeperimiz mi var bitki miyiz dostum” sözlerini işitti.

Birdenbire her yer zifiri karanlık olmuş ve herkes suspus olmuştu. Selim Bey Hasan’a dönerek “acilen tahliye edilmelisin”  emrini verdi. Hasan apar topar kapsülüne atlayıp Doktor Bey’in bedenini ruhu ile eş zamanlı olarak terk etti.

 

Gören Bebek hikâyesinin yazarı İbrahim Kösemehmetoğlu’na Linkedin üzerinden ulaşmak için tıklayınız.

Edebiyat kategorisindeki diğer içeriklerimize buradan ulaşabilirsiniz.

Bilim kategorisindeki diğer içeriklerimize buradan ulaşabilirsiniz.

Bizi Twitter’dan takip etmek için tıklayınız.

Bizi İnstagram’dan takip etmek için tıklayınız.

gören bebek birinci bölüm sona ermiştir.


Leave a Reply

Your email address will not be published.