Gören Bebek Bölüm 2 | 18 Mart Korona Destanı

Gören Bebek Bölüm 2 | 18 Mart Korona Destanı

İbrahim Kösemehmeoğlu’nun Gören Bebek adlı hikâyesinin ilk macerası hayatı pek çok açıdan değiştiren korona virüs gerçeğinin ışığı altında, farklı bir bakış açısını içererek yazılmıştır. Bu hikâye 2020 yılının ilk ayından itibaren yazılmaya başlanmıştı. Muhtemelen de ülkemizde bu konu ile ilgili yazılan ilk hikâyelerdendir. Gören Bebek birinci bölümünü okumak için tıklayınız.

“Geriye doğru gidersek sona varabilir miyiz veya vardığımız son mudur? Yoksa başlangıç sayılır mı? Ama ilk defa orada isek yine de başlangıç denir belki. Yüzümüzü çevirdiğimiz neresi ise sonumuz orasıdır diyebiliriz lakin geri geri yürümek sonumuza doğru da olsa başladığımızdan ayrılmamaktır. İkiye ayrılıp yürürsek birbirine zıt yönlerde o zaman belki ulaşabiliriz hem başlangıca hem de sona.”

Yaşamak Hayattır

When we all give the power

We all give the best

Every minute of an hour

Don’t think about the rest

Then you all get the power

You all get the best

When everyone gives everything

And every song everybody sings

“Uyan bakalım uykucu. Birazdan Eba TV’de dersin başlayacak.” Hasan gözlerini ovuştururken daha annesinin bu sözlerinden önce Opus grubunun alarm olarak kurduğu şarkısı onu uyandırmıştı çoktan. Dün geceyi, her anını özellikle Doktor’un bedenini tahliye ederken Akl-ı Selim Bey’in son sözlerini çok iyi hatırlıyordu.

Okumaya özellikle tarihe meraklı bir çocuktu Uzun Hasan. Ama okuduğu kitapları genellikle Halk Kütüphanelerinden edinir veya kendisi satın alsa bile okuyunca kütüphanelere hediye ederdi. Öyle ya bilgi paylaştıkça çoğalır ve başka başka zihinlerde yorumlanarak insanlığa faydalı hale gelirdi. Buna gönülden inanıyordu.

Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır

Yatağından kalkıp elini ve yüzünü su ve sabun ile her yerde anlatıldığı şekilde en az yirmi saniye süresince yıkadı. Sonra başucu kitaplarının olduğu rafa doğru yöneldi. Okuduğu tüm kitapları bir şekilde hediye etmesine rağmen bu üç kitabı vermek ona zor geliyor her seferinde sanki yeni bir kitabı okurcasına onları defalarca okuyor ve her defasında ilginç bir durum olarak yeni yeni şeyler öğreniyordu. Elini önce Kuran mealine sonra sırası ile Mesnevi ve Nutuk kitaplarına değdirdi. Adeta ciltlerine bir dostun sırtını sıvazlar gibi dokundu. Üçü arasında gidip gelen eli, bir çıkmazla karşılaştığında her zaman yaptığı gibi, birini alıp rastgele bir sayfasını açmak ve okumak eylemi ile son buldu. Kitabın on ikinci bölümünden okumaya başladı.

“Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın, her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça, terk olunamaz. Onun için küçük, büyük her cüz’-i tâm, bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her cüz’-i tâm, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki cüz’-i tâmın çekilmeye mecbur olduğunu gören cüz’-i tâmlar, ona tâbi olamaz. Bulunduğu mevzide nihayete kadar sebat ve mukavemete mecburdur.”

M. Kemal Atatürk böyle yazmıştı. Bu sözler Akl-ı Selim beyefendinin doktorun bedenini terk etmeden hemen önce ona söylediği sözlerin bir tür açıklaması gibiydi. Sahi ne demişti Akl-ı Selim Bey son anda: “Unutma belki bu bedende yenilmiş gibi görünmekteyiz. Ama çok şey öğrendik düşmanımızı artık daha yakından tanıyoruz. Tek tek hepimiz biricik ve eşsiziz. Lakin önemimiz ve gücümüz bir olmada, birlik olmada yatmaktadır. Edindiğin bilgilerle artık diğer Akl-ı Selim beylerle durmadan çalışarak bunun üstesinden geleceksin. Yolun açık olsun genç dostum.”

Bu sefer sorun biraz daha çetin olduğu için bu sefer eli diğer yanındaki kitaba gitti ve rastgele bir sayfayı açıp okumaya başladı:

“Müminan ma’dud lik iman yeki

Cismişan ma’dud likin can yeki”

Beden bir ama organları çok. Bedenleri bir araya getiren, birleyip bütünleyen candır. Can giderse azaların hiç biri kalmaz, ölür. Müminler de böyledir, hepsi bir büyük bedenin uzuvları hükmündedir. Niçin? Çünkü hepsinin bir ortak canı vardır ve o can imandır. Nice hazinelerin bir araya getiremeyeceği kalpler imanla bir araya gelmiş, kardeş olmuştur. İman ipi kopmaya görsün, beden tespihi dağılır gider.

Mevlana Celaleddin böyle yazmıştı Mesnevisinde.

Artık nasıl yapılacağını anlamıştı. Çözüm birlik olmak, güçlerimizi, düşünce, fikir ve yeteneklerimizi birleştirmekten geçiyordu.

TV den derslerini takip ettikten sonra okulda olmadığından evde nasıl zaman geçireceğini düşünürken aklına beş gün önce 18 Mart olduğu geldi. Bu olağanüstü haller olmasa ne güzel Çanakkale Zaferi kutlamaları programına katılabilecekti. Ama olsun diye geçirdi içinden bende bunu fırsat bilip bu konuda okumalar yaparım.

Uyku vaktine kadar Çanakkale Zaferi ile ilgili internetten araştırmalar yaptıktan sonra günün en sevdiği bölümü gelip çatmıştı Uzun Hasan’ın uzun ve örtülü Hasan’ın, gecesever Hasan’ın.

Genişçe Açıklandı

Annesine iyi geceler dileyerek yatağına uzandı. Eline son olarak Kuran-Kerim mealini aldı ve rastgele bir sayfa açarak okumaya başladı:

İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş!

Bu sonuca ancak sabırlı olanlar ulaşabilir, yine buna ancak (erdemlerde) büyük pay sahibi olanlar ulaşabilir.

Fussilet suresi 34 ve 35. Ayetlerde Yaradan böyle buyuruyordu. Uykuya yenik düşen gözleri artık dayanamadı ve derin bir uykuya daha doğru bir deyiş ile maceraya daldı.

“Yüzbaşı Hakkı Bey, Yüzbaşı Hakkı Bey. Allah hakkı içün bi ses ver.”  Bu canhıraş bağırış ile büyükçe bir çadır olan derme çatma revirde uyandı Uzun Hasan. Yanında son anda Akl-ı Selim Bey’in zorla kapsülüne bindirdiği Lemi Teğmen ile birbirlerine şaşkın gözlerle bakıyorlardı.

Görevini tamamlamanın da verdiği manevi huzurla Deniz Yüzbaşı Hakkı Bey yani Nusrat Mayın Gemisi Komutanı son seferine uçsuz bucaksız deryalara açılmıştı.

Birden yine çevredeki her şey devleşti veya Hasan ile Lenfosit Lemi Teğmen küçüldü ve kendilerini kapsülde Şehid Hakkı Bey’in vücuduna seyahat ederken buldular.

Erenköy Koyu’na İntikal ya da yeni Akl-ı Selim Zeki Bey ile Görüşme

Bu sefer Lensofit Lemi Teğmen’in yanında oluşunun etkisi olsa gerek hiçbir yerde durdurulmadan beyin bölgesine hızlıca giriş yapabilmişlerdi. Her ikisi birden bu bedendeki nöronbaşı olan Zeki Bey’in huzuruna çıktıklarında pek heyecanlıydılar.

Aslında beden dışında zaman birkaç saat geriden gidiyordu. Uzun Hasan ve Lenfosit Lemi Teğmen’i taşıyan kapsül misali Nusrat Mayın gemisi de çok sessiz ama bir o kadar seri ve temkinli olarak düşman karakol gemileri arasından geçip güvertesindeki 26 mayını suya bırakmaktaydı.

Bizim iki kafadar yolda sanki bir büyük savaşın izlerini görmüş gibi hissetmişler fakat bir anlam verememişlerdi. Akl-ı Selim Bey’in yaptığı gibi elini gönlünü götürüp derviş selamı veren Zeki Bey’e iki kahramanımız da aynı biçimde karşılık verdiler. Sözü alan Zeki Bey: “Bizler tüm zamanlarda insanlık ailesinin tüm bireyleri olarak var olan bilgi ve deneyimleri kuşaktan kuşağa taşır, genetik olarak birbirimize aktarırız. Akl-ı Selim beyefendi siz saygıdeğer gençleri birlikte çalışabilelim diye tarafıma yönlendirerek şahsımı şereflendirmiştir. Ruhu şad olsun.” Bu sözleri işiten Lenfosit Lemi Teğmen hüzünlenmişti. “Vaktimiz kısıtlı, işimize odaklanalım” uyarısı ile beyin jimnastiğine başladılar.

Artık iletişimi konuşarak değil hatta tam olarak düşünceleri oluşmadan bile birbirlerini anlayıp cevap verir şekilde en yüksek hızda yani düşünce hızında yapıyorlardı. Bir ara uzun Hasan konuyla ilgisi olmamasına rağmen babasının okuduğu “Dijital çağda Düşünce Hızında Çalışmak” adlı kitabı hatırladı ama diğer ikisinin konuya odaklan telkiniyle çarçabuk bu düşünceden sıyrıldı. Uzun Hasan yolda gördükleri savaşın mı Hakkı Bey’in vefatına sebep olduğunu öğrenmek istediği sorusu gelmeden Zeki Bey hayır kalp kriziydi diye cevaplamıştı bile. Lenfosit Lemi Teğmen haliyle daha tecrübe sahibi olduğundan gördüklerine bir virüsün yol açtığını tahmin ediyor ama zaman daha erken yıllar sonra olmalıydı düşüncesi hasıl oluyordu.

Zeki Bey yine daha soru zihinlerinde oluşmadan gerekli cevapları yollamıştı bile. Düşündüğün doğru bir virüs ve yıllar yıllar sonra keşfedilecek bir virüs ama Korona değil. Influenze A. Zaten sizlerin geliş amacı da buydu genç dostlar. Ama nasıl olabilir bu hal diye iki kahramanımızın aynı andaki düşüncelerine Zeki Bey yedi düvele karşı bir savaşın içindeyiz. Askerimiz hayatta kalabilmek, güç toplamak amacı ile bazen yabanıl kuşları avlayabiliyor cevabını vermişti.

Ama Hakkı Bey bu sebepten ölmemişti. Kritik nokta burası idi. Araştırmalarını bu yönde ilerletmelerini isteyen Zeki Bey iki nefeslik vakitlerinin kaldığını bildirdi. Uzun Hasan bu alemde bu sürenin aslında yeterli uzunlukta olduğunun ayrımındaydı artık.

Ocean dev zırhlısı Mecidiye Tabyası’nı ağır top ateşine tutuyor göz açtırmıyordu. Kahraman Mehmetçik canla başla iman gücüyle savaşıyor ama kar etmiyordu. Son gelen mermi tabyanın emektar topuna ait kaldıracını yani mermiyi topun ağzına götüren mancınığı darmadağın etmişti. “Ya Cebbar, ya Muhammed!” narası duyuldu ta Payitahttan bile. Edremitli Seyit Ali 250kg mermiyi sırtladığı gibi topun ağzına sürdü. Ateşlediler. Uçtu uçtu asırlar sürdü uçuşu ama nafile. Vuramamışlardı. Seyit Ali’m tekrar “Ya Kahhar, ya Muhammed!” dedi yine sırtına aldı sondan bir evvelki mermiyi. Bu seferde geminin önüne düştü.

Eyvah ki ne eyvah. Ocean zırhlısı artık tüm öfkesini boşaltıyordu tabyanın üzerine. Taş üstünde taş bırakmamıştı. Ama gazi top isabet almamıştı. Seyit Ali arkadaşıyla göz göze geldi. Arkadaşı dizleri üzerine çömelen Seyit Alinin sırtına o son şerefli mermiyi yükledi sanki topun ağzına sürer gibi. “Ya Allah,  la ilahe illa Allah, Hakk Muhammed Resulallah!” diyiverdi. Artık mermiyi takibe lüzum yoktu.

Uzun Hasan virüsün nasıl olup da Hakkı Bey’e zarar vermediğini anlayamamıştı. Akl-ı Selim Zeki Bey virüsler hakkında biraz daha bilgi vermek gerekliliğini görerek, aslında virüsün musallat olduğu canlıyı öldürmeyi amaçlamadığını, onunla beraber yaşayıp ekmek elden su gölden geçinip gitmeyi istediğini anlattı. Peki virüsten ölenler nasıl oluyordu o zaman diye aklından geçirdiğinde ise bu sadece zaman kazanma meselesi Uzun Hasan evladım oldu cevap. Yani normalde hayvanda yaşamayı bilen virüsler insana geçtiğinde hemen adapte olamıyor ama bir müddet sonra değişerek insan vücuduna uyum sağlıyorlardı. Hakkı Bey’de de böyle olmuştu.

Doğal beslenen, spor yapan bir Osmanlı bahriye subayı haliyle çok sağlıklı ve bağışıklık sistemi oldukça güçlüydü. Bu cevap üzerine Lenfosit Lemi Teğmen alınganlık göstererek görevini tam yapamadığını düşündü. Fakat Zeki Bey anında müdahale ederek onun ve arkadaşlarının suçu olmadığını, gelişmeyi sağlayan durumların ancak bu tarz problemlerin ortaya çıkması ve çözüm için kafa kafaya verilip ekip çalışması ile bertaraf edilmesine bağlı olduğunu söyledi.

Vurulan Ocean gemisi yan yatarak Erenköy Koyu’na doğru sürüklenmeye başladı. Artık son seferine doğru yola çıkmıştı. Yardımına gelen Bouvet ile beraber Nusrat Mayın Gemisi’nin suya bıraktığı mayınlara çarparak battılar.

Zeki Bey’in yanından ayrılan Uzun Hasan ve Lemi Bey yolda Influenza A virüslerini diğer hücrelerle sarmaş dolaş gördükleri halde yine de çekinmekteydiler. Bir tanesi aniden kapsülün önünü keserek kendini tanıttı: “Merhaba ben Influenza İsmet. Zeki Bey sizle gelmemi istedi”

Influenza İsmet’i de alan kahramanlarımız aslında biraz tırsarak da olsa sorulara başladılar. Birden ortalık yine karamış herkes sus pus olmuştu. Doktor’un bedeninden alışık olduğu üzre Hakkı Bey’in son nefesini verdiğini anlamıştı Hasan. Bu sefer bir uyarıya gerek duymadan Şehid Hakkı Bey’in vücudunu tahliye ederken çaresizce kalp masajı yapıldığını dikiz aynası kamerasından hüzünle izlemekteydiler.

 

Edebiyat kategorisindeki diğer içeriklerimize buradan ulaşabilirsiniz.

Bilim kategorisindeki diğer içeriklerimize buradan ulaşabilirsiniz.

Bizi Twitter’dan takip etmek için tıklayınız.

Bizi İnstagram’dan takip etmek için tıklayınız.

 

 


Leave a Reply

Your email address will not be published.