Katelanka Cini

Katelanka Cini

Gözümü hafiften araladığımda odanın sadece sokak lambasından sızan ışıklarla hafifçe aydınlandığını gördüm. Güneş daha doğmamıştı, zaten doğsa da gökyüzündeki kara bulutlardan sıyrılıp yüzünü göstermekte zorlanırdı. Alarmın çalmasına henüz 1 saat 26 dakika vardı. Alarmdan daha erken uyanınca kendimi tuhaf bir şekilde iyi hissediyorum. Bunları düşünürken tekrar dalmam çok da uzun sürmedi. 07:30 alarmı çalmaya başlayınca; 07:20 alarmını kaçırdığımı anladım. Normalde ilk alarm çaldığında bir kez erteleyerek, ayılma süresi olarak kendime 10 dakika hak tanırdım. Geç kaldığımı anlayıp yataktan hemen kalktım. ”Sabah kalkınca sıcak sıcak giyerim.” diye kaloriferin üzerine bıraktığım çoraplarım ile termal taytımı giydim. Bazen köydeki amcam termal tayt giydiğimi bilse ne düşünürdü diye merak ederim. Sonra da dünyanın en merak edilmemesi gereken şeyini düşündüğüm için kendime kızarım.

Nasıl geldiğimi hatırlamadığım otobüs durağında beklediğim esnada mahalleden tek arkadaşım olan Gandalf’ın esneyerek ve ağır adımlarla bana doğru geldiğini gördüm. Gandalf, bizim mahallede dolaşan sahipsiz bir köpek. Ona Gandalf diyorum çünkü o kadar yaşlı ki gerçek anlamda beyaz sakalları var. Pazar günleri hariç hemen her gün aynı saatte onunla burada buluşuyoruz.  Durakta bekleyenlerin tedirgin olmaması adına birkaç metre uzaklaştım. Yine hangi pastaneden aldığımı hatırlamadığım peynirli poğaçanın en peynirli tarafını onunla paylaştığımda, her zamanki gibi, teşekkür mahiyetinde bana kuyruğunu salladı. Kendimi “faydalı” biri olarak hissettiğim tek an Gandalf ile yaptığımız bu paylaşım süreçleri olabilir.

katelanka cini

Gerçi yaşlı komşuların kanal listelerini düzenlerken de aynı hisse kapıldığım oluyor ama Gandalf’ın birkaç saniyeliğine kuyruk sallaması yaşlıların samimiyetsiz dualarından daha iyi hissettiriyor nedense. Gandalf ile olan ilişkimi daha ileri boyuta taşıyabilmek için çamurlu başını hızlıca okşadım. Bu sırada 1995 model iveco’nun ışık hızıyla durağa doğru yaklaştığını gördüm. Gandalf’a “Görüşürüz” dedikten sonra durağa doğru yöneldim. Ben daha durağa varamadan iveco’nun, yerdeki çamurlu suyun nerdeyse tamamını Gandalf’ın üzerine sıçrattığını fark ettim.

Bazı otobüs şoförlerinin silahlı terör örgütü üyeliğinden yargılanması gerekiyor. Hayvan öylesine şok olmuştu ki korkudan çevrede tek güvendiği varlık olan benim yanıma doğru koşmaya başladı. Otobüse benimle beraber binme şansı yoktu elbette. Duraktakilerin tedirgin olmaya başladıklarını hissettim zira Gandalf gerçekten devasa bir köpekti. Yanıma iyice sokulduğu anda yeniden çamurlu başını okşadım ve daha fazla peşimden gelmemesi gerektiği anlamında kafasına avuç içimle geldiği yöne doğru baskı uyguladım. Ne demek istediğimi anlamıştı. Keşke iveco’yu Hasan abi değil de Gandalf kullanıyor olsaydı. Dünya daha yaşanabilir bir yer olurdu. Gandalf bu hareketimle olduğu yerde durdu ancak tüm ıslak köpeklerin geleneksel titreme hareketini yapmasına engel olamadım.

Hayvan üzerindeki bütün çamuru, suyu, kötülüğü, nefreti, anlayışsızlığı, çirkinliği öyle bir savurdu ki ben dahil durakta bekleyen herkesin özene bezene giydiği kıyafetleri resmen mahvoldu. Olanların sorumluluğunu almam gerektiği düşüncesiyle “Affedersiniz” demeye kalmadan bir kargaşanın ortasında buldum kendimi.  “Bu hayvana sen yüz veriyorsun!” “Olacak iş değil üstüm başım berbat oldu” “Allah belanı versin senin” “Hayvanla hayvan oluyorsun” “Belediyenin bunları zehirlemesi lazım”… Hangi cümleyi kimin söylediğini seçemedim doğal olarak.

Beyaz yakalı plaza kızı sesi vardı, akşama kadar dükkânın önünde oturup göt büyüten bol kumaş pantolonlu esnaf sesi vardı, sabahın köründe otobüse binerek nereye gittiğini kimsenin bilmediği emekli dayı sesi vardı. Hâlbuki düşünce yoksunu şoför Hasan hayvanı ıslatmasaydı tüm bunlar yaşanmayacaktı ve tabii ki kimse olaya bu yönüyle bakmadı. Olanca mahcubiyetimle otobüse en son binmek adına kenara çekildim. Herkes binince hızlıca Gandalf’a bir göz attım. Utanmış gibiydi ve esasında utanması gereken milföy hamuru kılıklı Hasan’dı.

katelanka cini

Dolmuşa bindiğim an içerideki esans kokusu karşıladı beni. O an gözüm bir buçuk aydır ortalıkta görünmeyen hacı amcayı aradı. En son konuşmamızda umreye gideceğini söylemişti. ”Hacı amca bana şu el üstüne sürülen kokulardan getirmeyi unutma.” diye tembihlemiştim onu. Göz göze geldiğimiz an elini hafifçe kaldırarak selamladı beni. Her zamanki gibi önceki durakta binmiş olmalıydı. Daha sonra cebinden küçük esanslardan birini çıkardı. Aramızda birkaç metre olmasına rağmen almam için bana doğru uzattı. Biraz önce yaşanan gerginliği hiçe sayarak dolmuş içi insan parkurunu geçip esansıma ulaştım. Genel olarak bedava her şeyi sevsem de esansların yeri benim için ayrıdır. Hatta bazen kendime takılırım, ”Sen hacı yağı fetişistisin.” diye.

Bilmem ne Towers’ın bilmem kaçıncı katındaki iş yerime her günkü negatifliğimle nihayet vardım. Her sabah nereden aldığını bilmediğim enerjisiyle sağa sola gülücük dağıtan ibrik suratlı Kadir de buradaymış:

-Günaydın Kadir. Sendeki bu enerjiyi Güneydoğu sınır ilçelerine dağıtsak kaçak elektrik sorununu çözeriz,

-Anlamadım abi.

-Neyse, yok bir şey.

Evet, yediden yetmişe herkesin ezip bıraktığı patron paspası Şerif, sana da günaydın. Çaya sövgüsünü katarak katran kıvamına getiren çaycı hanım, sana da koca bi’ günaydın. Sahi ne oldu kredi çekip altın satın alma işin? Köyden de arsa falan alacaktın. Neyse  günaydın bakalım. Aha! Sümsük Veli de gelmiş, erkenden başlamış işe. Sen olmasan kime yıkardık ayak işlerimizi? Sana da günaydın, günaydın, günaydın, yemin ederim günaydın. Dünyanın en ağır küfrü bile sırıtılarak söylenilen ”günaydın” kadar sinirimi bozamaz galiba. Hayır, yani belki ben uyanmadım, belki gözüm açık uyuyabilen biriyim.

Cenırılmenijır, portföy, strateji, brief, fidbek, konsolide… ve daha onlarca Fransızca kökenli kelimenin arasında mesainin bitmesini sabırla bekledim. Buradaki kimsenin Fransa’nın haritadaki yerini dahi bilmediğine yemin edebilirim.

katelanka cini

Nihayet para karşılığında hayatımın 10 saatini sattığım günün sonuna geldik. Her mesai bitiminde yanıma sokularak ”Beni eve bıraksana ya.” diyen Tahsin’i aradı gözlerim. Biraz ilerleyince Tahsin’in bi’ arabanın sağ koltuğundan gülümseyerek bana baktığını fark ettim. Biraz ona doğru yaklaşınca Tahsin, ”Çağlar ben artık arkadaşla gideceğim. Sen tek gidebilirsin.” dedi. Hava soğuduğu ve arabası olan birini kafaladığı için artık bana ve motoruma tenezzül etmiyordu. “Zaten ben de motorla gelmemiştim.” dedim.  Bu durumdan memnun olduğum için onları, yolcu edilen misafirlere el sallayan ev sahibi çocuğu neşesiyle bay bay yaparak uğurladım. Normalde belki de kırılmam gereken bu olayda, sorumluluğum azaldığı için biraz rahatlamıştım.

Çalıştığım bilmem ne Towers ile evimin arası yaklaşık 1 saatlik yürüme mesafesiydi ancak zaman sınırlamam olmadığı için eve yürüyerek gitmeye karar verdim. “Bu insanlar nereye gidiyor anasını satayım. Herkes bir yerlere gidiyor. Kimi yürüyerek, kimi arabayla, kimi tramvayla… nereye gidiyor bu insanlar?” diye düşünerek yolu yarıladım.

Eve  ve Gandalf’ın durağına yaklaştıkça aklıma sabah olanlar geldi.  Eve geçmeden önce markete uğradım. Her zamanki gibi konserve barbunya, 1,5 litrelik su ve 1 ekmek alarak kasaya doğru ilerledim. Liseyi yeni bitirip iyi bi’ üniversiteye yerleşemeyen kasiyer Gönül beni görünce yine lafa tutmaya çalıştı. ”Ya Çağlar abi sen her gün barbunya mı yiyorsun?” Gönül’ün boşboğaz konuşmalarına alışık olduğum için hiç oralı olmayarak aldığım ürünlere bir paket de 5’li sakız ekledim. Nedense son zamanlarda çevremle iletişimimi minimuma indirmiştim. Hatta mecbur olmadıkça insanların birbirleriyle iletişime geçmesini gereksiz bulmaya başlamıştım. Her ne kadar bunları aklımdan geçirsem de kasadan ayrılırken Gönül’e ”kolay gelsin” demeyi ihmal etmedim.

katelanka cini

Eve varıncaya kadar gözlerim Gandalf’ı aradı. Bir müddet durakta otobüs bekler gibi bekledim. Ancak yoktu. Kolay kolay hiçbir şey için endişe etmem ancak Gandalf’ı göremediğim için küçük çaplı bir endişe krizi yaşadım.

Eve gidip konserve barbunyamı afiyetle yedikten sonra zilin iğrenç sesiyle irkildim. Alışkın olmadığım için zil sesi bende ürpertiye neden oluyor. ”Nolur misafir falan gelmiş olmasın ya” diye minik bi’ dua gönderdim kozmosa. Kapıyı açtığımda karşı komşunun uzattığı sütlaç kâsesiyle karşılaştım. Bu an evrenin bana olumlu olarak geri dönüş yaptığı nadir anlardan olduğu için kâseyi sırıtarak aldım. Nazmiye teyze benim bekâr olduğumu bildiğinden kapımı haftada en az bir defa bu niyetle çalardı. Ayaküstü çocuklarının onu hiç ziyaret etmediğinden yakınır ve beni çocuğu yerine koyduğunu belirtirdi. Ben ise onu değil sadece tatlılarını önemsiyordum. Her ne kadar sıkılsam da onu sonuna kadar dinleyip, çocuklarını kötüleyerek bir sonraki tatlı için zemin hazırladım.

katelanka cini

Saçma sapan  bir günün sonunda yatağımda cenin pozisyonuna geçerek tatlı bir uykuya hazırlanıyordum. Genelde “Neden hemen dalamıyorum ki?” diye her gece kendime kızar, o kızgınlığın son evrelerinde yavaştan zihnim kapanır ve uyurum. Sıradan zihin kapatma merasimi olacakken; geceyi ürkütücü hâle getiren bir ses geldi arkamdan, ”Korkma benim”. Rüyada olduğumu düşünerek tekrar uyumaya yeltendiğimde aynı ses tonu bu kez desibelini daha da yükselterek, ”Çağlar hadi uyan daha çok işim var.” dedi. Bu rüya falan değildi ve ben bu ses tonunu ilk kez duyuyordum. Bir yandan çalışıyor diğer yandan korkudan vücut titrememi kontrol etmeye çalışıyordum.

katelanka cini

Dizlerimi karnıma doğru daha da yaklaştırdım. Korunmak amaçlı ise üzerimdeki pikeyi başımdan aşırdım. Hiçbir ses duymayınca arkamı döndüm ama hâlâ kafamı açığa çıkarmamıştım. Pikeyi hafiften aralayarak odada göz gezdirdim. Hiçbir şey göremeyince biraz cesaretlenerek yatağımda doğruldum. Bilgisayar masasının üstünden yine aynı ses, ”sonunda uyanabildin ya” diye sitem dolu bir cümle sarf etti . Korkumu kontrol etmeye ve duyduklarıma anlam vermeye çalışıyordum. Daha sonra mouse pad’in üzerinde kuş parmağı büyüklüğünde, yeşilimsi bir yaratık olduğunu fark ettim. Vücut ısım daha da arttı, konuşmak istesem de ağzımdan tek kelime çıkmadı. Sanki yeşilimsi yaratık beni daha da zor durumda bırakmamak için ekstra herhangi bir şey yapmıyordu. Şoktan hafiften çıkarken konuşmak için cesaretimi topladım:

-Abi pardon da sen kimsin ya da nesin?

-Ben Katelanka ciniyim” dedi.

Katelanka cini mi? Bu isim bana neden yabancı gelmedi diye düşünürken zor olsa da anımsadım. Katelanka cini nenemin benim de içinde bulunduğum torunlarını etrafına toplayarak anlattığı hikâyedeki cindi. Bu cin iyi insanları en çaresiz zamanlarında ziyaret edip onlara 3 dilek hakkı sunarmış. Ama ben iyi biri değilim ki diye düşünsem de oraya hiç takılmadım. 3 dilek mevzusu korkuyu törpüleyerek yerine heyecan duygusunu yeşertiyordu. ”Demek nenemin anlattığı hikâye doğruymuş.” dedim içimden. Biraz önce abi diye hitap ettiğim için toparlamaya çalıştım, ”hoş geldiniz Katelanka bey”. Uzandığı yerden doğruldu, ”gözünü seveyim bana bey diye hitap etme Çağlar, kasılıyorum”.

katelanka cini

Cinin kullandığı üslup beni daha da rahatlatıyordu. Neden geldiğini sordum. ”Konuyu uzatmaya hiç gerek yok. İşlerim var ve sen hikâyeyi biliyorsun. 1 dilek hakkın var Çağlar, dile benden ne dilersen!” . ” 1 mi? Ama nenem hep 3 dilek hakkı olarak anlatırdı.” diye ufak bir serzenişte bulundum. Katelanka kaşlarını çattı, ”hikâyede veya filmde değiliz lan. Hem 3 dilek hakkı çok klişe ve ben klişelerden hoşlanmıyorum.” Cinin vermiş olduğu gereksiz infoya takılmayıp 1 dilek hakkını kabullenmek zorunda kaldım. ”Peki, bu gece karar vermek zorunda mıyım? Çok ani oldu ne isteyeceğimi bilmiyorum.” dedim.

Katelanka biraz düşündü. ”O zaman sana biraz zaman tanıyorum Çağlar, sana birkaç saat müsaade. Şimdi samanyoluna çıkıp etrafı izleyeceğim.” Cindeki eylemsel lüks beni kıskandırmıştı. Samanyolundan etrafı izlemek… ”Tamam ama ya gelmezsen?” dedim. Katelanka başını ”hey allam ya” diyerek salladı ve ortadan kayboldu. Odanın ışığını açıp pencereyi aralayarak gökyüzüne baktım. Hayatımın monotonluğundan şikâyet ediyordum lakin bu denli garip bir gece de aklımın ucundan geçmiyordu. Gördüklerimin gerçek olduğuna şüphe yoktu ancak aklım bir türlü kabullenemiyordu.

katelanka cini

Rüya görmüş olabilirdim, beynim bana oyun oynuyor olabilirdi. Ya da gördüklerim gerçekti ve hayal ettiğim herhangi bir şeyin gerçek olması için Katelanka’dan istemem yeterliydi ve ne isteyeceğime karar vermek için çok kısa bir sürem vardı. Loş odada, komodinin üstüne duran sigara paketine uzandım. İçinden bir dal sigara alıp ağzıma götürürken gözüm çakmağımı arıyordu.  Elimi komodinin üzerinde gezdirirken aniden yine  o aynı ses geldi:

-Ağhh lan dikkat etsene!

-Abi noluyor ya?

-Oğlum belimi kırıyordun!

-Abi pardon da sen neden erken geldin? Birkaç saat demiştin.

-Gitmedim ki ben şurada tenhada bekliyordum. Üşendim. Git gel şimdi dünyanın işi.

Şaşırmıştım.

-Abi siz ışık hızıyla hareket ediyorsunuz. Yanlış mı biliyorum?

Cüretkarlığım cini birazcık kızdırmış olabilirdi:

-Doğru biliyorsun koç! Doğru biliyorsun da gideceğim yer kaç ışık yılı onu biliyor musun peki?

-Aa! Haklısın abi. Ee nasıl yapalım?

-Düşün sen ben beklerim. Sıkıntı değil. Tuvalet nerede?

-Nasıl abi?

-Şaka şaka düşün hadi.

Katelanka’nın bu mütevazı tavrı beni şaşırtmıştı. Koskoca(!) cin komodinin üzerinden ayaklarını sarkıtarak oturmuş benim karar vermemi bekliyordu.  Söze girdim:

-Abi ben aslında kararımı yıllar önce vermiştim. Seni de daha fazla bekletmek istemem açıkçası.

Katelanka şaşkınlığını gizleyemedi:

-Vay be! Neymiş dileğin peki?

-Ölmek istiyorum.

Çirkin mi çirkin, tiz ses tonuyla istemsiz bir kahkaha attı.

-Abi nedir komik olan? Ölümden daha ciddi mesele mi var? Dedim.

Aniden küçük yüzünün sertleştiğini gördüm.

-Oğlum, dedi. Ölmek elbette komik değil ama böyle dilek mi olur lan? İnsan zaten kendi elinde olan bir şeyi neden dilek olarak söyler ki?

-Abi öyle değil ya, dedim.

-Nasıl peki?

-Abi ölmek kolay.

Araya girdi:

-Ne demek ölmek kolay? Sen ölünce nereye gideceğini biliyor musun Çağlar efendi?

-Abi umurumda değil.

Gerçekten de değildi.

-E neymiş mesele peki?

-Abi benim kimsem yok. Kimseden bir beklentim de yok. Kimsenin benden beklediği bir şey de yok. Yani esasında hal böyle olunca ben de yokum. Yani var oluşumun bir anlamı yok. İnsanın varlığının anlamı olmalı değil mi?

Cinin yüzü daha da ciddileşti:

-Kitabın ortasından konuşuyorsun ha! Devam et.

-Abi dalga geçme de bak şöyle yapalım. Ölmek zaten dilek olamaz. Bu yüzden sen onu sayma.

-Eee, diye karşılık verdi.

-Hayatta benden tek beklentisi olan varlık Gandalf.

-Şu köpek?

Katelanka’nın Gandalf’ı biliyor olmasına şaşırmış olmama şaşırdım bir an. Adam cindi sonuçta. Bilmesi normaldi.

-Evet abi. İşte o hayvanın sanıyorum ki benden başka seveni yok. Aynı bana benziyor. O yüzden ben ölürsem tek umursayacak olan Gandalf olacak. Senden ricam beni kopyalaman.

Cin, benim gibi vasat birinden böyle parlak bir fikir beklemiyor olacak ki:

-Vay. Sürprizlerle dolusun Çağlar?

-Abi dalga geçmesene. Neyse benim kopyam Gandalf’la ilgilenecek.O ölene kadar ona eşlik edecek zaten hayvan yaşlı. Sonra ne yaparsa yapsın umurumda değil. Ben ise belki de ilk kez varacağım yeri bilmeden yolculuğa çıkacağım.

Hiç olmadığı kadar kararlı bir ses tonuyla:

-Emin misin Çağlar? Dedi.

-Hiç olmadığım kadar…

Katelanka minicik ellerini üç kez ve yavaşça birbirine vurdu.

Şak, şak, şak…

Sonrası zifiri karanlık.

 

Katelanka Cini

Çizer: Aslıhan MERT

 

Bizi Twitter’dan takip etmek için tıklayınız.

Yazarımızın diğer yazılarına ulaşmak için tıklayınız.

 


Leave a Reply

Your email address will not be published.